2 Eylül 2013 Pazartesi

EYLÜL

Hazan ile hüzün

"Eylül, malum a, hüzün ve matem ayıdır" Mehmet Rauf, edebiyatımızın ilk psikolojik romanı olmak dolayısıyla büyük ün kazanan ve adını edebiyat tarihine yazdırmayı hak eden Eylül adlı romanına bundan yüz yıl evvel bu cümle ile başlamıştı.

Bu cümleye bakarak kitabın sonunu kestirebilir, konusunu kavrayabilir, özetini alabilirsiniz. Önemli iki kelime var çünki elimizde: Eylül ve hüzün... Telaffuzu bile insanı, bir lirik roman okumuş gibi etkileyecek iki kelime...

Eylül... Fersude sonbaharların giriş kapısı... İlk yaz rüzgârından alınmış bir hızla savrulan düşüncelerin, hoyrat hayallerin ve avare zamanların yorgunluğu, kırgınlığı, pejmürdeliği içinde yeniden derlenip toparlanması gereken hayatın rengi... Ve yeniden başlamanın yorgun ritmini hatırlatan yağmurlar... Bölük pörçük hatıralar, kırık dökük sevinçler... Şiir kılığında gelen acı... Eylül işte; nâm–ı diğer, hüzün...


Eylül... Her şair için ayrı bir Leyla; kurşunî gelinlikler giyinip de gelen... Dilemmaların çıldırtıcı sükunu bir yanda; ve bir yanda sislerin ve buğuların ardından sökün edip yürümüş sancıların ilhamı... Katar katar uzaklaşan kuşların kanatlarına yüklenen son arzular kadar umutsuz ve beklenesi... Eylül işte; nâm–ı diğer, pişmanlık...

Bilmiyorum, siz bu yazıyı okurken yağmur yağıyor olacak mı?.. Belki yapraklar savruluyordur şimdi bulunduğunuz şehirde; belki sular kararıyordur yavaş yavaş... Altın kızılı bir gurubun soyunmuş dalında çifte kumruları seyrediyorsunuz belki de... Bir sanatoryum bahçesinde gezinen uzun saçlı, zayıf ve genç iki kaderdaştır belki ikindiler ve yağmurlar... Belki sizin kentin huzurludur akşamları, belki de alaca düşmüş gecenin bir yüzünde siyah tırnaklarını ruhunuza geçirmeye çalışan ifritler dolaşır... Eylül işte; nâm–ı diğer melal...

Tenha yollar, aşınmış günler, hayata dar gelen arzular ve kanadı kırık kuşlar... Tabiatın birden uyanıp gerçeği gören yüzü... Kıymeti bilinmeyen lezzetin çamurlara bulaşmış sarı bir acılık tarafından istilasına karşı şaşkınlık... Acıların beyhude, sevinçlerin zavallı, mutlulukların fanî olduğunu anlamanın dehşeti... Eylül işte; nâm–ı diğer, ölümün rengi... 

Eylül... Yaşanmamış mevsimlerin en gerçeği... Uçuk benizli koşuşturmacalar, yeniden kurulan defter–kitap pazarı... Eski okul çantasına kalem yerine ancak gözyaşını koyarak okula giden minik adımlar... Yoksul mahallelerde gitgide çamurlanacak karanlık sokaklar... Camlara mıhlanıp 70 yıllık muhteşem bir sükût ile yolları seyreden kırçıl hatıralar... Ciğer paresini okula eksik kitapla gönderen annenin yüreğindeki çizik... Para etse canını da verir ama... Eylül işte; nâm–ı diğer, acının mührü...

                                                                                                           İskender Pala


25 Mayıs 2013 Cumartesi

Bekledim de gelmedim...

"Aklının ucuna oturup kendimi bekledim; gelmedim, gelmedim, gelmedim."

Cemal Süreya

19 Mayıs 2013 Pazar

Tarihi tekerrür ettirmesek de mi saklasak?

Bazı günlere/tarihlere dönebilmek tutulan not defterinin sağ üst köşesine atılan tarihleri takip etmek kadar kolay olabilseydi keşke. Yıllar öncesine gitmek defter sayfalarını çevirmek kadar yorucu sadece. Hep o en çok istenen şey... Şimdiki akılla, eski zamanlarda... Çok şey istiyoruz, evet. Benciliz. Nankörüz. Kıymet bilmiyoruz. Kaybedince anlıyoruz -belki- (anlayabilirsek). Unutuyoruz. Acı çekiyoruz. Alışıyoruz. Israr ediyoruz. Vazgeçemiyoruz. İnsanız işte. Daha kötü ne olabilir ki?

Başladığı gün biter bazı şeyler. İnsanın aslında doğduğu gün ölmesi misali. Süreç uzuyor sadece, yol aynı yere gidiyor. Yol ne kadar uzarsa o kadar insanlaşıyorsun. İnsanlaştıkça yol daha da çok uzuyor. Çok şey değişiyor birçok şey aynı kalmışken. Hiçbir şeyin aslında aynı kalmadığını anlamak istemiyoruz ama. Tıpkı aynı nehirde iki kere yıkanılamayacağını anlamak istemediğimiz gibi. Hala, bir umut, "belki"lerimize sarılmaya devam ediyoruz "belirsizlik"lere düştüğümüzde.

Kendimize yabancılaşıyoruz çokça. Çoğu zaman yapabildiğimiz en iyi şey "başkalarının duygularına tercüman olmak" iken kendi duygularımızı atlayıveriyoruz. İş onlara gelince "görünmez" olmamız gerektiği geliyor aklımıza. Kaçış mı? Kim bilir? Başkalarına yakın hissetmeye/olmaya çalışırken bir de bakmışız ki "biz" yokuz. Meğer herkesi, her şeyi anlamlandırmaya çalışırken kendimiz anlamsızlaşıvermişiz.

Henüz dün gibi hatırladığımız ama çoktan "mazi" olmuş şeylerin anısına, saygıyla...

5 Mayıs 2013 Pazar

Gül ağacı değilem

Gül ağacının yanından geliyorum. İlk defa böyle bir şey yaptım ve bir dilek diledim. Pek inanmazdım böyle şeylere ben eskiden. Bu defa çok istediğim şeylere vesile olsun istedim belki. Bu vesileyle daha da çok isteyebilmeyi amaçladım ya da. Gerçi çok istediğim şeyler olmamalarıyla meşhurdur ama şeytanın bacağını kırmak en büyük dileklerimden bir tanesi. (Bunu dilemeyi unutmuş olmama da on puan!)

Dilekler söylenmemeleriyle meşhurdur. Dualar için böyle bir kural söz konusu değildir ama. Dualar dileklerden daha değerli, daha önemlidir o yüzden. Senede bir kez -sırf yapmış olmak için, öylesine- dilek dilersin ama her dakika, her saniye dua etme şansın vardır. Dualarına karşılık bulma ihtimalin ise yine düşünme ve inanma şeklinle doğru orantılıdır. Çok istedin, olmadı mı? Böylesi daha hayırlı belki senin için? Hiç istemiyordun, ama oldu. Hayırlısı? Bilemezsin. Ne deniyordu? Hayır bildiğinde şer, şer bildiğinde hayır gizlidir de farkında değilsindir. Farkına varmayı dilemelisin bu defa. Dua etmelisin aklına her geldiğinde. "Her şeyin hayırlısı." demeyi öğrenmelisin en nihayetinde.

Baharı görmeyi dileyebilirsin bu seferlik. Kendini her açıdan kötü hissettiğin zamanlarda gözünün önünde olan ama görmediğin güzellikleri görmeyi dilesen kafi. Gül ağacı o zamanlarda da vardı, güller yine açmıştı her bahar olduğu gibi en güzel halleriyle. Tek fark, senin yüreğine bahar gelmemişti o vakitler. Güzde takılıp kalmıştın. Gönül gözün kapalıydı, gözün istediği kadar açık olsun ne fayda?

Hepimiz gülümüzden sorumluyuz neticede. Güller açmış, bahar gelmiş. Görebilen göz(ler) gerek.


21 Nisan 2013 Pazar

Söyleyemedim

"Bunu yazarım, bunu kesinlikle yazmalıyım!" dediğim çok fazla şey oldu aslında geçen zamanda. Ama gerek kendimi bu derece açmak istemediğim için gerekse bazı şeylerin aslında dile getirilmediğinde daha anlamlı olduğunu düşündüğüm için her seferinde vazgeçtim yazmaktan ve sıklıkla yaptığım gibi taslaklarıma mahkum ettim birçok şeyi. Birçoğunu da zihnime gömdüm sadece benim istediğim zamanlarda ortaya çıkmaları için. Orada olmaları her zaman o kadar da iyi bir şey olmamasına rağmen hiç olmamaları ihtimalinden daha iyidir diye düşünüyorum. Fazlasıyla düşünüyorum bazı zamanlar ve bu derece var olmak insana can sıkıntısı olarak geri dönebiliyor.

İçte ukde olan bir sürü şey en savunmasız olduğunuz anlarda yakalıyor sizi. Çoğu zaman da dinlediğiniz şarkılar, okuduğunuz şiirler, yazılar, hatıralar ve zamandan kesitlerle bilerek ve isteyerek siz çağırıyorsunuz onları sizi savunmasız yakalayacaklarının farkında olmadan. Gardınızı almazsanız bir anda sizi ele geçiriveriyorlar ve "Neden?" diye sorgulatıyorlar çokça. "Başka türlüsü mümkün değil miydi?" Kopamıyorsunuz gölgelerden. Aklınızda hep sorular, her soru için alternatif cevaplar, alternatif her bir cevap için farklı senaryolar... derken o tanıdık mide bulantısı hissiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Sonra sonra anlıyorsunuz ki o mide bulantıları kaldıramayacağınız şeylerle karşılaştığında (buna bir şeye haddinden fazla sevinmek de dahil) vücudunuzun  ortaya koyduğu savunma mekanizmalarından sadece biri.

Keşke kötülüklere karşı tam donanımlı yetiştirilseydik mesela. İyiliğin kötülüğe karşı her daim galip geldiği mutlu sonlar görmeseydik masallarda her zaman. Her şey bu kadar toz pembe olmasaydı. Kötünün kötüsüne hazırlansaydık da kötüyü gördüğümüzde elimiz ayağımıza dolaşmadan şükredebilseydik iyi ki kötünün kötüsü değil diye. Aslında her şeyin bizim algılayış şeklimizle alakalı olduğunu anlatsalardı bize. Kimsenin kusursuz olmadığını, bu yüzden inatla herkesi kusursuz görmeye çalışmamamız gerektiğini kazısalardı beynimize öğrenmeye en açık olduğumuz zamanlarda. Biz "öyle" görmek istediğimiz için insanların asla "öyle" olamayacağını... "Öyle" olmadıkları için onları suçlamamızın ve daha birçok şeyin anlamsızlığını... (Bunları söyleyenin  de kendi bebekliğini rüyasında gördüğü halde ona geleceğine yönelik elle tutulur, gözle görülür bir nasihatte bulunamayan ve sadece onu kucağına alıp deniz kenarına gezmeye götürmekle yetinen biri olduğunu parantez içinde belirtmem gerekiyor sanırım. Affet beni! Öyle güzel gülüyordun ki gerçekleri anlatmaya kıyamadım!)

Başlayan şey elbet bitiyor bir şekilde. Çoğu zaman sonlar acı verirken bazı başlangıçların en kötü sondan bile daha acı verici olabildiğini öğretiyor insana hayat zamanla. Bir şey başlayabildiyse korkmana gerek yok, elbet bitecek sen daha hiçbir şey anlayamadan ve işte tam da bu sebepten ötürü daha fazla korkman gerekiyor aslında. Korkuyorum. Üşüyorum.

Bir güne daha başladım ve bitti... Bir gün başla(ya)mazsam eğer, işte o gün hiç bitmeyecektir.

Bu arada şiirler hala canımı yakıyor. Rüyalar da öyle...

13 Mart 2013 Çarşamba

"Her ölüm erken ölümdür"

Birinin doğum gününü kutlarken bir başkasının ölüm haberini de alabiliyormuş insan. Doğum ve ölümün bu derece iç içe olduğunu da -yine unutacağını bile bile- tekrar tekrar hatırlıyormuş. Zaten her gün hayata devam eden o değilmiş gibi "Hayat devam ediyor" cümlesini tekrar kurarak bir nevi kendini kandırıyormuş. Acaba hayat, giden kişinin arkasında bıraktığı kocaman boşlukla yaşamak zorunda kalan kişi(ler) için gerçekten de devam ediyor muymuş?

Yakınımıza gelmeden hatırlamıyoruz ölümü asla. Hatırlıyor gibi görünüyoruz sadece. "Bugün var, yarın yokuz." derken bile gerçekten hissetmiyoruz aslında misafir olduğumuzu. Günlük koşuşturmalarda öylesine kaptırıyoruz ki kendimizi misafir olduğumuz yere... Sanki bir anlığına gidip sonra geri gelecekmişiz gibi... Sanki aslında ebediyen burada yaşayacakmışız gibi... Öylesine planlı, öylesine programlı, öylesine gelecek odaklı... Hayal, umut, hedef dolu ama bir o kadar da belirsiz. İki saniye sonramızı bilmeden yirmi yıl sonrasını düşünüyor, onunla da kalmayıp bir sonraki yirmi yılın planını çizmeye başlıyoruz kafamızda. Kafamıza göre ömür biçiyoruz kendimize. Ölüm geliyor sonra. "Ben hiç böyle planlamamıştım ama!" diyoruz. "Daha yapacak bir sürü şeyim vardı. Yaşamak bunlardan biri ve en önemlisi! Henüz yaşamaya bile başlamadım ki ben!" Şaka mı bu? Nasıl bu kadar erken olabilir? On yıl sonra gelse mesela? O da çok erken. Daha yeni yeni alışmış olurum yaşamaya o zaman. Rüyanın en güzel yerinde uyandırılır mı hiç insan? Peki uyandığında kaldığı yerden devam edebilir mi rüyasına? Paylaşabilir mi rüyalarını başkalarıyla?

Hayatınızın bir bölümünde, bir şekilde tanıdığınız/tanıştığınız bir insanın -sizden uzak da olsa- bir yerlerde nefes aldığını, yaşadığını bilmek, ara sıra herkesle paylaştığı düşüncelerini okumak, hayallerine, duygularına, dolayısıyla hayatına -doğrudan ya da dolaylı- bir şekilde ortak olmak, ne paha biçilmez bir mutlulukmuş meğer. Birilerinin hep orda olduğunu bilmek... O orda. Ben de ordayım. Bir şekilde yazıyor. Bir şekilde ona, yazdıklarına, paylaştıklarına erişebiliyorum. Öte yandan birilerinin aslında hiç orda olmamış olduğunu bilmek... Ama ordaydı, tıpkı benim gibi... Bir gün ben de olacağım, tıpkı onun gibi... Ne diyecekler "Nasıl bilirdiniz?" sorusuna? Ne kadar samimi olabilecek cevaplayanlar? İşte o soru ve gelen cevaplar sonrasında dilimize pelesenk olmuş "sonsuzluk" kelimesi tüm gerçekliğiyle kendisini yaşamamızı bekliyor olacak. Her şey "sonsuza kadar" ifadesinin ağızdan çıkışı kadar kolay olabilirse ne mutlu!

Ne kadar çok insan tanırsanız, o kadar üzülürsünüz; ne kadar çok yaşarsanız o kadar çok canınız yanar aslında. "Allah kimseye sevdiklerinin acısını göstermesin." diye bir dua vardır, çok severim. "Benim canımı sevdiklerimden önce al Allah'ım." demenin daha güzel ve -nispeten daha kabul edilebilir- bir şeklidir. Ama aynı zamanda da büyük bir bencillik örneğidir. "Bana onların acısını gösterme." dediğinde "Benim acımı onlara göster." demiş oluyorsun, ki hangisi daha kötüdür acaba? Nereden tutarsan elinde kalıyor. Duygular ve mantık her zaman olduğu gibi birbiriyle savaşıyor.

Yine de Cemal Süreya'nın 'Üstü Kalsın' şiirinde dediği gibi: "Her ölüm erken ölümdür..."

Hazırlandım, bir yere gidiyor gibiyim...

Ha unutmadan, hazır hayat devam ediyorken, beş yıl sonra kendini nerede görüyorsun? (Başka sorum yok Sayın Hakim.)