15 Şubat 2015 Pazar

Bu, Büşra'nın buddy'sine methiyesidir.



Gecikmiş bir doğum günü kutlamasının kendisi tarafından dünyaca "özel" addedilen bir güne denk getirilmesi bile yaklaşan güzelliklerin habercisiydi aslında.

Önce buddy olmuştuk. Sonra da Facebook bizi hayat arkadaşı ilan etmişti. Aslında ben onun ben olduğunu düşünüyorum, o da benim o olduğumu... (Kızdıracağım biliyorum ama ev arkadaşı da olabilseydik hiç fena olmazdı. :P)

Divan edebiyatını ve Fuzuli'yi sevdiğimi az çok tanıyanlar bilir zaten. Ama dün ben benim bile bilmediğim öyle bir şey öğrendim ki hayret ve şaşkınlığımı paylaştığım ilk kişi aslında hayret ve şaşkınlığımın tek sebebi olan buddy'm oldu yine. Kendimi rahatlıkla bir Fuzuli-sever olarak adlandırdığım halde, nedense Fuzuli'nin o ünlü "Leyla ile Mecnun" mesnevisini baştan sona okuma, kaynak olarak edinme ihtiyacı duymamışım hiç meğer. Orjinalini anlayamamaktan veya idrak edememekten mi korkmuşum bilemedim. İskender Pala'nın Leyla ile Mecnun'dan derlediği, mesneviden gazellerin-beyitlerin yer aldığı birçok kitabım varken mesnevinin tam metni yokmuş işte.

Meğer benim için gerçekten çok anlamlı ve özel olan bu eseri benim için gerçekten özel olan birinin bana hediye etmesini bekliyormuşum farkında bile olmadan! Hatta öyle ki o eser de üzerine eklenecek not için en güzel ve o andaki en anlamlı beyitlerinden birini buddy'min karşısına sayfalarını ilk açışında çıkarmayı bekliyormuş ki  buddy'min görüp okuduğu ilk beyit 175. sayfanın ilk beyiti olmuş. Mecnun'un derdini dağa açtığı bölümden geliyor:

"Yüz şükr ki yâr-ı gâr buldum Gezdim bu cihânı yâr buldum"

Meali: Allah'a şükürler olsun, arkadaş buldum. Bu cihânı dolaştım, dost buldum.

Hiç aklında yokken tek kalan kitabın rafta kendini göstermesi... Benim daha önce aynı kitabı hiç görmemiş olmam... Açtığında okuduğu ilk beyit... Tesadüf demek istemiyorum ben bunlara. Gerçekten hissedilenlerin, aradaki bağın yansıması olabilir anca. Ya da "Kitab-ı Leyla vü Mecnun" İskender Pala'nın o ünlü "Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk" kitabının esas kahramanı olarak benimle başından geçen maceralara bir yenisini  eklemek istemiştir belki. Kim bilir?...

Bizim açımızdan değişen tek şey ise "yarım" kelimesindeki "a" harfinin şapka ile inceltilmesinden başka bir şey olmayacak. Ayracın, kitapların, kartların, notların ve bugünkü "sus(ama)ma"larımız bende her daim baki kalacak. Sen de öyle... :)

Posted via Blogaway

8 Şubat 2015 Pazar

Çeyrek mi asır?

Bir sayfa daha kopardım ömrün defterinden ellerimle...

Çeyrek asırdır yaşadığımı idrak ettiğim ilk gün bugün. Finansal raporlama dilindeki "first quarter" yani... Hoş, yolun yarısına on kala diyerek edebiyata yanaşmak benim gibi matematik özürlüsü olan biri açısından daha gerçekçi olacak şu durumda. Takvimlerden ziyade benim yılbaşım... Edebiyat-şiir seven kimliğimi bir kenara bıraka(maya)rak ilk çeyrek raporumun özetinin özetini arz etmeye geldim.

"Bu benim miladım." diyebildiğim bir anım olmadı sanırım koca çeyrek asırda! (İşin içine asır girince de olay pek sevimsiz oluyor ya, neyse...) Kısa mı uzun mu olduğunu kestiremediğim metrajlı filmimden küçücük bir kesit tam da buracıkta yer alıyor zaten. Kritik zamanlarımda beni bana benim gözümle anlatıyor. Kafka'nın "Yazmadığınıza bakılırsa iyi olmalısınız. Bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman
susarız." sözünden hareketle insanların genellikle mutsuz oldukları zamanlarda yazdığı genellemesini düşünürsek burada çok yazımın olmamasına şükrediyorum. :) (Yazarımsı burada kafasından geçenleri yazıya dökemeyecek kadar yoğun olmasını güzel bir sebebe bağlayarak Hüsn-i Talil sanatına atıfta bulunmaya çalışıyor.)

Sonra duruyorum ve doğum günlerindeki eski heyecan ve mutlulukların artık yerini tam tersi duygulara bıraktığını fark ediyorum. Hatırlanmak olayın tek ve en güzel yanı aslında. Bana hayatımda oldukları için şükrettiğim az ve öz bir topluluğu yeniden hatırlatması da kar kalıyor yanıma. Artılar ve eksiler ilk defa birbirini götürmüyor. Gözde bir damla yaş olup akan bir "buddy" bana göz kırpıyor artıların arasından. Aktifler ve pasifler arasına hemen kocaman bir çizgi çekiliyor.

Ben garip duygularla, sonsuzluk kadar uzun gelen şeylerin de bir gün nihayetleneceğini idrak ederek başlıyorum yeni yaşıma. İlk çeyreğin bana verdiği tüm mesajları aldığıma inanarak yoluma güzelliklerle ve güzel insanlarla devam etmek istiyorum. Güzellikler ve güzel insanlar yollarına benimle devam etmek istediği müddetçe...


Posted via Blogaway

9 Ocak 2015 Cuma

Kırdığın yerden kırılırsın

Dünyaya yeniden gelebilseydim her şeye verilecek bir cevabı olan insanlardan olmayı dilerdim. Karşıdakinin ne hissettiğine hiç aldırış etmeden içindeki pislikleri dökebilen, zerre pişmanlık duymayan, ağzına geleni direkt söyleyen ve buna sebep olarak da içinin ve dışının bir olduğunu gösteren insanlardan olmayı dilerdim.

Empati denen şeyin varlığını bile bilmek istemezdim. Onsuz da yaşanabildiğini görüyorum çünkü. Onsuz yaşayan ama dile pelesenk olmuş "Anlıyorum"larla bu -sözde- eksikliği gidermeye  çalışan insanlar görüyorum. Ve ne yazık ki ben o insanları da "anlıyorum". Anlamak istemediğim halde hem de... Hayatımda böylesine anlayışsız olmayı dilememiştim hiç. Birkaç gün öncesine kadar empatinin okullarda ders olarak okutulması gerektiğini savunuyordum oysa.

Kalp kırmaktan korkmayanlardan olmayı dilerdim ya da. Hazır cevap olamamanın tek sebebi budur belki? İki düşünüp bir konuşmaya çalışırken hazır cevap olabilir mi kişi? Söyleyemediklerini pişmanlıklarına ekleyerek keşkelerle yaşayan biri?..

Kırdığımız yerden kırılacağız elbet. En güçlü zırhlarımız ve kuşandığımız silahlarımızla hiç ummadıkları yerden açtığımız derin yaraları iyileşmeyecekse birilerinin ve seslerindeki titreme, gözlerinden aka(maya)n damlalar nedeniyle zafer kazanmış edasıyla hareket edeceksek yine varsın biz zaferin keyfini sürelim bir süre daha. Kırdığımız kadar kırılırız nasıl olsa...

Onlardan biri olmadan, onlara evrimleşmeden göçüp gitmek istiyorum bu diyarlardan ben. Mide bulantılarımı ve çelişkilerimi de yanıma alarak gitmeyi ve küçümsedikleri nokta(ları)mın en güçlü yan(lar)ım olmasını diliyorum.

Birileri hayalleri mi gerçekleştiriyordu?

Posted via Blogaway

5 Aralık 2014 Cuma

Gerçekler Dünyası

"Beni öldürmeyen şey güçlendirir." mi sahi?

Uzun sayılmayacak bir süredir benimsetmeye çalışıyordum kendime tırnak içindeki cümleyi. Sonra fark ettim ki ben bu yarıştan güçlenerek çıkarken -aslına bakılırsa güçlenerek çıktığımı zannederken- bütün yükümü bilinçaltıma taşıtıyormuşum da haberim yokmuş.

"Gerçekte yaptığım" vs. "Aslında yapmak istediğim" tadında geçiyor yaşadıklarımın ve rüyamda gördüklerimin mücadelesi de. İstemediğim kişilerle türlü sorunlar yaşarken gerçekte münakaşa etmek istediklerimle rüyalarımda bile buluşamıyoruz maalesef(!). Köprüler yıkıyorum, gemiler yakıyorum, gelecekten geçmişe yolculuk yapıyorum. Oralarda bile "Sakin olun, kontrol bende. Her şey yolunda." triplerine giriyorum.

Kontrol ne zamandan beri bende acaba? Ya da doğru soru: Acaba kontrol gerçek anlamda bende oldu mu hiç? Kendi kendime "Olacak" dediğimi oldurabildim mi, başkalarının "olmayacak" dediğini oldurmadığım gibi?

Rüyalarımdan hareketle, geçmişteki sana anlatır gibi anlatıyorum. Seni öldürmeyen şey güçlendirmeyecek de. Sadece sen öyle zannedeceksin ki zayıflığın vurulmasın yüzüne. Birilerinin sen güçlendiğini zannet diye sana dayattığı anlamsızlıklara anlam yüklemeye çalışacaksın böylelikle. Ve ömrün bir anlamlandırma çabası ile nihayet bulacak.

Dilerim, yol yakındır...

Bilirim, varlık O'nundur.

Gerisi hep angarya...

Ama bir gün güçlü dur(a)mama ihtimali var ya, o koyuyor adama...

P.S: Neyse ki şiş örgüsünü öğrendim nihayet. Bu savaşların bir anlamı olmalı...

Posted via Blogaway

24 Eylül 2014 Çarşamba

Beklentilerle hayal kırıklıkları doğru orantılıdır

"İstemek başarmanın yarısıdır" anlayışına tepki olarak dünyaya gelmişim adeta. Genel kanının aksine bir şeyi ne kadar çok istersem o kadar çok olumsuzluklarla karşılaştım hayatım boyunca. Beklediğim, istediğim şeyler artık ben onları istemekten ve beklemekten vazgeçmenin eşiğine geldiğimde gerçekleşti çoğu zaman. Kötü mü oldu? Hayır.

İnsan kendini en kötüsüne hazırladığında ve beklentilerini düşük tuttuğunda karşısına gelen vasat bir şeye bile sevinir hale geliyor malum. Hayal kırıklıklarını gittiği her yere taşıma eziyetinden de kurtulmuş oluyor böylelikle bir nevi.

Hani çok meşhur doğru zaman-doğru mekan-doğru insan üçlüsü vardır ya? İstediğim şeylerin doğru insanı olmadım, olamadım genellikle ben. Ben doğru insanmışım gibi göründüğümde de istediğim şeylerin gerçekleşmesi için ne doğru zaman vardı ortada ne de doğru mekan.

Güne müthiş başlamak istedim, olmadı. "Bari iyi bitsin," dedim, o hiç olmadı. "Bu sefer olacak yahu hissediyorum!" diye geçirdim içimden, beceremedim. Beceremedim diye kendime kızdım. Beni dışardan izleyen "ben" de benim kendimi suçlayıcı tavrıma kızdı. Benliklerim çatışmaya başladı.

Sonra "Bir daha asla!" dedim, dinlemedim, kendime hiç dinletemedim. "Artık istemiyorum galiba," diye düşündüm, kendime şaşırdım. Bir elin beş parmağını geçmez şaşırışım. Gerçekleşmesine yetecek ölçüde istemiyorsam canıma minnetti neticede.

Sonuç olarak ben artık neyi istemediğimi, neyi beklemediğimi çok iyi biliyorum. Günü geldiğinde şaşırmak için öyle güzel istemiyorum ve öyle güzel beklemiyorum ki kendim bile kendime hayret ediyorum.

Çünkü beklenmediğinde gelir bazı güzel şeyler. Çünkü beklentilerle hayal kırıklıkları doğru orantılıdır...

Posted via Blogaway

24 Nisan 2014 Perşembe

Düşünemiyorum, öyleyse yokum

Duygularımdan arınmış gibiyim. Sadece yorgunluğu hissediyorum. Bedenim alarm vermese onu da hissetmem, eminim. Düşünemiyorum, yazamıyorum, okuyamıyorum! Gittikçe robotlaşıyorum. Robotlaştığımı bile hissetmiyorum. Çok şey yapmak isteyip hiçbir şey yapamıyorum. Neler neler söylemek istiyorum, onları bile söyleyemeye takat bulamıyorum. Ez-kaza bir şeyler üzerine kafa yorarsam, hakkında yazı yazmaya üşeniyorum. Kendimi dinlerken uyuyakalıyorum. Kendime bile yabancılaşıyorum. Yakında hiçbir şeye anlam veremediğim gibi benliğime de anlam veremeyeceğim.

Neden diye soruyorum. Cevap veremiyorum. Cevap veremeyecek, cevap arayamayacak kadar yorgunum. Her şey yeni başlamışken neyin yorgunluğu bu, onu da çözemiyorum. Kendimi dinlediğim tek vaktin İstanbul trafiği olması beni deli ediyor! Bilgisayarlardan nefret etmeye başlıyorum. Telefonlardan uzunca bir süre önce nefret etmiştim zaten. Vedalardan da nefret ediyorum, yeni başlangıçlardan korkuyorum. Yine de yeni yeni başlangıçların özlemini duyuyor, bazı kritik dönemlerde yaşanması gerektiğine inanıyorum. Sonların yeni başlangıçlar olduğunun bilincindeyim. Şükür ki henüz bilincimi de bilinçaltımı da kaybetmemişim.

Bir gün 24 saatmiş diyorlar. Alakası bile yok! Hafta içi bir gün olsa olsa 3, bilemedin -o da küçük bir ihtimalle- 4 saat. Çoğu zaman hafta sonu da öyle.
Ben sadece özledim sanırım. Zihnimi, çalışan nöronlarımla ilgilenmeyi, yazmayı, okumayı, hatta sınav çalışıp proje yazmayı.... 

Hem bunları bile İstanbul trafiğinde düşünüyorum/yazıyorum. Trafikten nefret ediyorum. Pazartesilerden ve pazarlardan nefret ediyorum. Sanırım uzunca bir süredir sadece Cumaları seviyor, özlüyor ve bekliyorum. Cuma gibi beklediğim başka şeyler de olmasını istiyorum. Çok şey mi istiyorum?

6 Nisan 2014 Pazar

Dünyanın en hızlı kabullenişi

Aslında başta kabullenemeyişi... "Lütfen şaka olsun"lar, "Hala inanamıyorum"lar, "Sanki bir yere gitmiş, birazdan gelecek gibi"ler, vs. vs. gibi cümlelerle dolu sonsuz bir kabullenemeyiş... Küçücük, kısacık bir anda oluverir her şey. Kısacık bir anda olup bittiği için zordur inanmak ve kabullenmek. Sonrasında birdenbire -nasıl olduğunu sizin de asla idrak edemeyeceğiniz bir şekilde- o "giden" oluverir, siz "kalan".

Daha az önce şimdiki zaman ya da en iyi ihtimalle geniş zaman kiplerini içeren cümleler kuruyorken bir anda cümlelerinizi geniş zamanın hikayesi ile sonlandırmaya başlarken bulursunuz kendinizi. "Sever"leriniz, "severdi" olur; "kızar"larınız, kızardı... Kendi ağzınızdan dökülen ve kabullenemediğinizi belirten cümleler yine kendi ağzınızdan dökülen cümlelerle aslında durumu nasıl da çabucak kabullendiğinizi ele verir gayriihtiyari. Cümleleriniz acıya, acınız gözyaşına dönüşür. Ama acı ve gözyaşları dahi nihai sonu ve son görevi değiştiremez. Yazılmıştır bir kere...

Gideni kendi elleriyle götürüp bırakır ebediyetin kucağına geride kalanlar. Ardında bıraktığı boşluğu da geçmişte yapamadıkları, söyleyemedikleri yığınla pişmanlıkları ve anılarıyla birlikte saklamak üzere "yürek"lerinin en ücra köşelerine yerleştirerek dönerler geriye. O boşluğa gizlenmiş pişmanlıklar açığa çıkma fırsatını buldukları anda boğazda düğüm, gözde yaş; anılar ise dudakta tebessüm olarak gideni aramızda yaşatmaya devam eder. Hem belki "giden" o değildir. Aslında o ebediyete kadar baki kalandır da "dünyada kaldığını zannedenler" olarak biz bilmiyoruzdur, kim bilir?

Ne mutlu baki kalanların boşluklarını vakti zamanında yerini tebessüme bırakacak anılarıyla dolduranlara! Dünyanın yalan, kefenin cepsiz olduğunu bilerek yaşayan ve öyle ölenlere... Ne mutlu yaşama amacı kedileri-köpekleri ekmeksiz, köyünü ağaçsız-meyvesiz, köy çocuklarını okulsuz, misafirlerini çaysız-ikramsız, insanları kalbi kırık bırakmamak olan baki kalanlara!