15 Nisan 2012 Pazar

Tarihi tekerrür ettirsek de mi saklasak?

Epeydir uğramadığımı fark ettim. Uğradım, gidiyorum. Yaşıyorum her şeyin biteceğini bile bile.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Zihnin Bedenden Önce Ölmesi?

Hep deriz ya “Keşke o anı hiç yaşamamış olsaydım.”, “Keşke unutabilseydim.”, “Keşke zihnimden söküp atabilseydim.” vs. vs… Hayır, bahsettiğim şey Eternal Sunshine of the Spotless Mind olayı değil asla. (O filmi hiç sevmedim!) Zihninin içinde senden bağımsız bir şekilde hareket eden, senin asla unutmak istemeyeceğin şeyleri de senin engelleyemeyeceğin bir biçimde yok eden bir silgi… Olmasın işte o! Yaşadıklarımızdır bizi biz yapan klişesine girmek üzereyken, sustum tamam.

Demans ve Alzheimer… Terminoloji çalışması yapmak zorunda olma ve biri hastalık hakkında bir şeyler okurken diğerlerinin kabinde eşzamanlı çeviri yapma durumunun çok ötesinde bir şey tabi. Bilimsel olarak pek çok şey öğrendim hakkında esasen ama hayata etkileri açısından çok eksik kalmış meğer bilgilerim. Sınırlı ve yüzeysel… Dilerim sınırlı ve yüzeysel kalsın herkesin bilgisi. Kimse tanışmak zorunda kalmasın zihni bedenden daha önce öldüren beyindeki bu mekanizmayla.

Son bir haftadır Kore filmlerine sarmış durumdayım. Bana bunları yazdıran da, Alzheimer’a çok farklı bir şekilde bakmama sebep olan da adı İngilizceye “A moment to remember”, Türkçeye “Hatırlanacak bir anı” olarak çevrilen Kore filmi oldu. Latince transkripsiyonuyla orjinal adı “Nae Meorisokui Jiwoogae” imiş. Yeşilçamvari etkileri de var tabi.

Son günlerdeki tek eğlencem (!) gece bir film izlemek –mümkünse dram, ki %99 mümkün eğer söz konusu bir Kore filmiyse- ve izlerken hüngür hüngür ağlamak. Şu ana kadar gayet iyi gidiyorum. Başarılıyım yani bu konuda, mütevazilik yapamayacağım şimdi.

Sırasıyla “The Classic” (http://www.imdb.com/title/tt0348568/), “My Sassy Girl” (http://www.imdb.com/title/tt0293715/) -ki kendilerinin Amerikan versiyonu da bulunmakta ama asla Kore yapımı kadar etkileyici olabileceğini düşünmüyorum tabi-, “Daisy” (http://www.imdb.com/title/tt0468704/) ve “A moment to remember” (http://www.imdb.com/title/tt0428870/) filmlerini izledim şimdiye dek. Bu gecenin talihlisi de “Secret” (http://www.imdb.com/title/tt1037850/) oldu. İzleyelim, görelim.

Tabi önersem mi önermesem mi bilemedim. Zevkler ve renkler meselesi… Ağlamak isteyenlere -varsa öyleleri- şiddetle tavsiye edilir ama. Ya da saklayın kıyıya, köşeye. Lazım olur belki bir gün.

8 Şubat 2012 Çarşamba

8 Şubat

En çok üzen şey Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşı geride bırakmak... Ellerim bomboş... Yüreğimde sızı... Olması gerekenler... Hoş... Sıcak... Samimi... Kar... Arındırırcasına... Doğum-ölüm... Bir adım daha... Takvim yaprakları... Yıllar... Yıllar... Mazi... Ömür... Yaş... Göz... Yaş... Yaş...

...Ve Yılmaz Odabaşı'nın 35 yaşına ithaf ettiği şiiri:


Kurtulamazsın


Önce sesini,
sonra yankısını çaldırdın şu beton ormanında;
bu kent de tükürdü aşklarına...
Kal orada,
artık hiçbir şeyden kurtulamazsın!
Islanmışsın bir kere oğlum,
yaş gününde
kuruyamazsın...


30 Ocak 2012 Pazartesi

Umudum yarınlarda (!), tatildeyim!

"Beklenen" tatil geldi! Şu an Tatilistan'dan yazıyorum. Müthiş bir yer burası! Ders yok, sınav yok, koşuşturma yok, gece geç yatıp sabah geç kalkmak serbest, aklına estiğinde istediğin yere gidebiliyorsun, yeni tarifler deneyebiliyorsun istediğin an, planlar-programlar bir süreliğine rafta falan...

Plan-program yok dedim de tatilde bile plan yapan insandım ben bir zamanlar. "Şu gün şuraya gidelim.", "Ay şunu da yapmak lazım aslında.", "Ooo şuraya gitmeyeni de dövüyorlarmış." tarzında uzuuuun bir listem olurdu her tatilde. Akıllandım ama. Hiç plan yapmadım bu defa. Yaptığım planlar hep bozulmaya mahkumdu çünkü. Bir şeylerin beni götürdüğü yere doğru gidiyorum artık. Biliyorum ki bir şeyi ne kadar çok istersen/istersem, o şeyden o kadar çok -ve kat kat daha fazla acı çekerek- vazgeçmek zorunda kalırsın/kalırım. O kadar bekliyormuşum ki bu tatili zaten, o kadar yorulmuşum ki, kendi kendime yürümeye mecalim kalmamış meğer. Bir de baktım ki rüzgârı almışım arkama, O nereye götürürse oraya gidiyorum. Kadercilikse kadercilik... İnsan elinde olmayan nedenlerden dolayı tepiyorsa bazı fırsatları, zorlanması, mücadele etmesi, kendisini parçalaması hiçbir şey ifade etmiyorsa bazı durumlarda, kendisini yiyip bitirmesinin de pek bir anlamı kalmıyor zaten.

Belirsizliğin iyi olduğu yegâne anlardan biri bir şeylerin seni götürdüğü duruma göre şekil verebilmektir akıp giden hayatına. Bazı şeylerin bilinmemesi iyidir. Bilinmesinler ki -en azından bir süre- şekillenebilsinler yer-zaman-durum ayrılmaz üçlüsüne göre. 

Belirsizliğin, muammaların en dayanılmaz olduğu vakitler ise "bekleyen" olduğumuz vakitlerdir. İster somut, isterse soyut olsun bu bekleyiş. Hayatımız boyunca bir şeylerden beklentilerimiz olmuştur her daim, beklentilerin olmadığı bir an yoktur. Zaman durur, vakit geçmez. Dakikalar saat, saatler gün, günler ay, aylar yıl olur, ömürden ömür götürür beklerken.

İşte bundan dolayı şöyle diyor Lâ Edri:
"Ben diyorum ki: Vuslatı beklerim, Yâr, Gaffâr
Âşk diyor ki: El-intizâr eşeddü min-en-nâr *"
İmza: Uyuduğu nadir vakitlerin hemen hepsinde rüya görmesinden ötürü çıkan iki uçuğunun geçmesini "bekleyen" kişilik



* El-intizâr eşeddü min-en-nâr ( الانتظار أشد من  النار ): "Beklemek, ateşten daha şiddetlidir."

16 Ocak 2012 Pazartesi

Sensemek vs. Bensemek

"Sensemek: ben'in sen'i özlemesi, canının çekmesi." imiş Metis'in Olmayan Kelimeler adlı 2012 Ajandası'na göre. Kullana kullana dilimize yerleştirelim bari dediğim o kadar güzel kelimeler var ki ajandada... Henüz 'olmayan kelimeler' statüsünde olan bu kelimelerden sadece birkaçını paylaşmak istedim şimdi ve burada.

Açılış kelimemiz malumunuz üzere: Sensemek
"Görmeyelden yüzünü ben ki nigârım, sensedim...
Âh u zâr ile geçer bu rûzgârım, sensedim... (Hümami, 15. yy)"
Almanca hocamızın kelimeleri zıt anlamlılarıyla birlikte ezberleyelim felsefesinden çok etkilendiğimden (Hoş, o kadar çok etkilenmiş olsam 4 yılda birkaç yüz kelime öğrenirdim en azından ya, neyse!) olsa gerek, bensemek de benim uydurmam olsun bari dedim. Malum çevirmenlerin kanında biraz da 'uydurman'lık vardır. 'Sensemek'ten esinlenerek 'bensemek'in tanımını şu şekilde yapabiliriz o halde:

Bensemek: sen'in ben'i özlemesi, canının çekmesi.

Bir diğer kelimemiz ise sevmeyemek: "Sevmeyemek hiç sevmemekten farklı olarak bir zamanlar sevmiş olduğun kişiden sevgini geri çekmek, sevmeyi sürdürememek. Nefret, öfke vb. duygular barındırmaksızın, sevginin sakince azalarak sönmesi durumunda kullanılır." imiş. Bunun bir de kardeşi varmış mesela: "Eğer geri çekilen sevgi aşk da içermişse aşkmayamak denir." Ex'im falan filan özentiliği yerine gayet kullanılabilir duruyor esasen. Ex'im neyse artık?! Tıp dilinde 'öldü' anlamında kullanılıyormuş, 'Hasta ex oldu.' gibisinden. Tıp dilini günlük dile aktararak 'O benim için ex oldu (öldü), artık kalbimde yeri yok.' demeye çalışıyorsa eğer arkadaşlar, aynı hassasiyeti onlarca harf içeren tek kelimelik Latince hastalık isimlerini günlük dilde kullanma -en azından söyleme- konusunda da bekliyoruz kendilerinden. Yapabilen varsa beri gelsin bu arada da ders alalım. Malum biz 'duyduğuLatincehastalıkisimlerinibileaynentekraredemeyenler'deniz. Her neyse, konumuza dönelim.

"Rusçada bir zamanlar sevilen ama artık sevilmeyen biri için duyulan hisse razbliuto denirmiş; Yunancadan türetilmiş anagapesis de aynı anlama geliyor."

Aşk'ın farklı hallerine yönelik de bir sürü kelime varmış mesela. "Aşk deyip geçmeyelim. Hindu diyalektlerinden Boro farkı koymuş: onsay seviyormuş gibi yapmak, ongubsy kalpten sevmek, onsia son defa sevmek. Yunancadan türetilen anaxiphillia yanlış insana âşık olmak demekmiş; belki ladesaşk'ı, anlaşamayacağını bile bile birine âşık olmayı, ve reddineaşk'ı, seni sevmediğini bildiğin kişiye âşık olmayı zikrederek ayrıntılandırabiliriz bunu."

Son olarak da gizlenti kelimesine bakalım. "Gizlenti hafızanın kuytularına gizlenmiş olan ve alınan bir koku, tat ya da duyulan bir ezgi sayesinde saklandığı yerden çıkan -ama çoğu zaman ne olduğu tam tespit edilemeyen- muğlak his-anı."

Şu halde son söz: Eğer reddineaşkın gizemli dünyasına dalmak istemiyorsan, yanında olduğunda bile sensemeli ve bensendiğinden emin olmalısın. Ve unutma ki ladesaşklar hüsranla bitmeye mahkumdur, sana yaramaz yani. Biten bittiğiyle kalır, sen de aşkmayamadığınla... Nihayetinde milyonlarca gizlenti de yanına kâr kalır.


P.S: "Tırnak içinde" yazılanların tümü olduğu gibi ajandadan alıntıdır. Herkesin bir tane edinmesi "huzur ve barışla" tavsiye edilir. Ayrıntılı bilgi için: http://www.metiskitap.com/Metis/Catalog/Book/5334

Kaynak: Metis Ajanda 2012: Olmayan Kelimeler, Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen, İstanbul, Metis Yayınları, 2011.

31 Aralık 2011 Cumartesi

2 sıfır 1 iki

Geçenlerde yine eski defterlerimi karıştırıyorum. Arada sırada yaparım bu defter karıştırma işini, geçmişe mazi demeyi öğretiyor, öğretirken de düşündürüyor bir nevi. Tarihler, olaylar, olayların geçtiği yer-zaman ilişkisi, o esnada arka planda çalan (çalmasa bile insan zihninin oynadığı oyunla ana eşlik eden) müzik, geçilen yollar, kaldırımlar, konuşulan konular (çok alakasız şeyler bile olsa) önemlidir benim için. Herhangi bir yerde konuşulan herhangi bir olay konuşulduğu yerle birlikte hatırlanır her daim. Bir süre sonra o herhangi bir yer artık sadece o herhangi bir olaydan ibaret olmaya başlar. Dilcilerin azımsanamayacak bir çoğunluğunun bu tip acayip şeylerden muzdarip olduğu tecrübeyle sabittir. Şöyle ki, hatırlanması gereken hayati öneme sahip şeyler aklından tamamen uçup gider, kendi hazırladığın terimleri kabinde kullanamazsın, kabinde biri adını sorsa öylece kalırsın, her gün kullandığın bir kelimenin İngilizcesini biri pat diye sorsa asla hatırlayamazsın vs vs. Ama konu böyle incik cincik ayrıntı olduğunda da hatırlama konusunda senin beyninin üstüne yoktur!

Eski defterler diyordum. Fark ettim ki bundan yaklaşık 4-5 ay öncesine kadar tarihleri hep 2010 olarak atıyormuşum. Yani ben 2011'e 5 ay önce falan tam manasıyla girebilmişim. Yeniliklere pek açık değilim diyordum ama bu kadarına ben bile şaşırdım. Telaşa lüzum yok. Son bir aydır kendi kendime alıştırma yapıyorum. Tarihleri 2012 olarak atıyorum falan. Maksat yeni yıla hazırlık olsun.

Bunu böyle bir günde buraya yazmamın sebebini bilmiyorum desem yalan olur. Tamamen bir öğrenci kaçış psikolojisi ürünü bu yazı. Beni bekleyen bir bitirme projem, final ödevlerim ve yeni yılın ilk iki haftasının müthiş armağanı olan tam 7 tane final sınavım varken (çok şükür iki tanesini hali hazırda final haftası öncesinde olduk, diğer  ikisini de ödev olarak teslim ediyoruz-ne mutlu!-) burada olmama öğrenciliğin çetrefilli yollarından geçmiş olanlar veya şu an sınavlara çalışanlar (en azından çalışmaya çalışanlar) şaşırmaz herhalde?

Neyse ki yeni yıla dün girdik biz. İki sıfır ve bir ikiden selamlar...

1 Aralık 2011 Perşembe

Şem ile Pervane



….. O sırada rahlesinin üstündeki mumun çevresinde dönen bir pervane dikkatini çekti. Alevin çevresinde halkalar çizerek dönüyor, her defasında çemberin yarıçapını daraltırcasına aleve biraz daha yaklaşıyordu. “Galiba benim bu pervaneden farkım yok!” diye geçirdi içinden, “O da, ben de bir ateşin çevresinde dönüp duruyoruz. Üstelik ikimiz de gitgide ateşe daha çok yaklaşıyoruz.”


Aşkın bir bakış, belki kısacık bir göz kayması olduğunu düşündüğü ilk gündü o. Sonra geliştirdi düşüncesini: Göz kalbe iletiyordu güzelliği ve kalpte bir kıvılcım tutuşuyordu. Bu kıvılcım hem ışık, hem ateş olma potansiyeline sahipti. Işık olmanın yolu ateş olmaktan geçiyordu. Önce yanmak ve alevin ışığını süzerek nura döndürmek gerekiyordu. Gönülde tutuşan ateşi söndürmek için göz damla damla su akıtıyor ancak gözyaşı ateşi söndürmekten ziyade onun hararetini arttırıyordu. Nitekim kendisi de ağladıkça içinde O’nun aşkı artıyor, aşkı arttıkça gözünden akan yaşlar çoğalıyordu. Yanmak bakımından şu mum kendisine ne kadar da benziyordu. Onun da bağrında yanan bir can ipi, başında da alevler ve dumanlar vardı. Üstelik o yangından dolayı durmadan ağlıyor, gözyaşları bedeninden damla damla süzülürken bedenini eritiyor, tüketiyor, yok ediyordu. “Şu mum mu bana benziyor; ben mi muma dönmüşüm?!..” diye mırıldandı bir an ve devam etti bağrına birkaç yumruk vurarak; “Galiba mumlar gibi kendi gözyaşlarımın denizinde boğulana kadar sürecek bu yangın!”


Bütün bunlara ilişkin beyitler yazmaya devam etti uzunca bir süre. Sonra pervanenin ritmik dönüşlerine takıldı gözleri yeniden. Her dönüşte biraz daha daralan çember neredeyse mum alevinin üzerinde dönmeye başlamıştı. Pervane ışığına öyle kararlılıkla koşuyor, onu çepeçevre öyle kuşatıyordu ki!.. Bir an onu bir âşık olarak düşündü ve bu pervaneye nazaran kendisinin aşk iddiasında bulunmasının ne kadar da cılız kalıverdiğini gördü. “Evet! Bu pervane bana benzemiyor ve ben bu pervaneye benzeyemiyorum!” Sonra kendisinin de kaç günlerdir O’nun yolunu gözlemekten dolayı avare olduğunu, tıpkı şu pervane gibi O’nun çevresinden uzaklaşamadığını, hatta sevgi çemberini daha da daraltmak ve ona daha fazla yaklaşmak için her defasında daha cesur ve atak davranmaya başladığını falan düşündü. “Aşk” sözcüğünün “sarmaşık” demek olduğunu aklına getirdi bir an ve o sarmaşığın nice çınarlar gibi, selviler gibi kendisini de sardığını, buruk bir lezzet alarak hissetti. “Dıştan güzel görünen ama içten bünyeyi kurutan, hırpalayan bir sarmaşık” diye mırıldandığı sırada pervanenin, kanadını muma değdirdiğini ve o ilk yanış ile birlikte biraz gerilediğini gördü. Işığa vurgun pervanenin aşk azabını ilk tadışıydı bu. Kendisi bu azabı O’nu gördüğü gün tatmıştı. Ne kadar garipti, şu “azap” kelimesi “acı, elem, keder” demekti ama aynı zamanda “lezzet” de demekti.

Pervanenin bu yanıştan, kanadındaki bu küçük siyahlıktan birkaç dakika sonra, sanki o alevin lezzetini almış gibi geri döndüğünü, geniş açılı dönüşlerini daraltarak mumun çevresinde aşkın dar alanına girmeye başladığını görünce yine kendisiyle kıyasladı; “Onun aşkıyla ağlayışım, ayrılığının acısında bulduğum lezzettendir. Eğer bu ağlayış bana lezzet vermeseydi onu her defasında daha çok özlemezdim. Eğer sevgilinin ayrılığını çekmekte gizli bir haz olmasaydı, nasıl olurdu da onu hatrımdan silip atmaya çalışmazdım! Hasret denilen şey, acıdaki lezzetin ta kendisi olsa gerek; yoksa ayrılık neden aşkı çoğaltsındı ki!.. Bir de O’nu ilk gördüğümde kanadımı böyle yakmıştım; şimdiki hasretim de, lezzetim de işte o yanışın eseri değil miydi ya!..” O bunları düşünürken pervanenin dönüşlerini hızlandırıp sonunda kendini aleve attığını, bundan sakınmadığını gördü. Aşkın azabı yaptırmıştı ona bunu ve sevgilisinin varlığında kendi varlığını yok etmiş, belki onun ışığını kucaklarken kendini de ona feda edivermişti…

                                                                                     (İskender Pala- Aşkname (syf 63-65)