13 Ocak 2014 Pazartesi

Yalnızız

*Sevgilinin hayaline, onun realitesinden daha büyük düşman olmadığını bilirsin, değil mi? Çünkü en büyük rakip odur. Bu hakikati kendine mesele yap, deş. Göreceksin ki, sevgilinin hayali sandığımız şey, onun bütününden tecrit edilmiş bir realite parçasıdır.

*Sevgilinin birinci realitesini hayal gibi, ideal gibi görüp onu -sevgiliyi- ikinci ve kaba realitesi içinde mahpus görüşümüz insan hakkındaki aldanışımızın bir galat-ı rüyetidir. Yani insanı hep yarım görüyoruz. Ya onu seviyoruz, birinci realitesi içinde; ya nefret ediyoruz ondan, ikinci realitesi içinde. Fakat nefretimiz esas. Çünkü onun birinci realitesini kendi hayalimiz sanıyoruz ve aşkta hayal kırıklığına uğrayınca, bunun, hakikatte, ikinci realiteye çarpan birincinin kırıklığı olduğunu anlamıyoruz.

*İkincilerimize hâkim olduğumuz nispette insanız.

*...Kendi kendimizle mücadelelerimizde bile kendilerimiz -Çünkü bak, "kendi" var içimizde- birbirine karşı yalnızdır.

                                                                     (Peyami Safa-Yalnızız)

19 Aralık 2013 Perşembe

Krikonun da canı cehenneme dostum!*

BİR ADAM çok sinirli bir şekilde, avukat arkadaşının bürosundan içeriye girdi.

"Başım dertte," dedi. "Karşı komşular bir aylığına tatile gidiyorlar ve iki azman köpeği evde kilitleyecekler. Güya bir kadın her gün gelip onlara yiyecek verecek. Eğer unutmazsa tabii. Bu arada köpekler yalnız kalacak, gündüz havlayacak, gece de uluyacaklar. Ben uyuyamayacağım, sinirlerim bozulacak. Ve bir gece artık dayanamayıp ikisini de vuracağım. Komşularım geri döndüklerinde ise, bu sefer kızıp beni vuracaklar..."

Avukat, sinirli dostunun omzunu okşayarak:
"Sana bir hikaye anlatayım" dedi. "Eğer daha önce duymuşsan sözümü kesme çünkü tekrar dinlemen senin için faydalı olacak."

Avukatın anlattığı öykü şöyleydi:

"Bir adam gece yarısı şehrin dışında arabasıyla gidiyordu. Birden lastiği patladı. Lastiği değiştirmek için bir kriko gerekiyordu ama krikosu yoktu. Kendi kendine:
'Bir kriko lazım,' dedi.
Uzakta bir ışık gördü ve şöyle düşündü:
Talihim varmış. Çiftçi uyumamış. Kapıyı çalar, başıma geleni anlatır, 'Bana ödünç bir kriko vermek lütfunda bulunur musunuz?' derim. O da 'Hay hay arkadaş! Al, işini gör, fakat işin bitince geri getir,' der.

Adam eve doğru yürümeye başladı. Fakat biraz ilerlemişti ki ışık söndü. Bu işe canı sıkılan adam kendi kendine şöyle düşündü:
Şimdi adam yattı. Rahatsız ettiğim için kızacak ve belki alet için bir miktar para isteyecek. Ben de, 'Pekala, bu insanlığa yakışmaz; ama size çeyrek dolar veririm' diyeceğim. O da 'Hem gece yarısı beni yataktan kaldıracak hem de çeyrek dolar vereceksin ha? Ya bir dolar verirsin veyahut gider, başka yerde ararsın krikoyu!' diyecek.

Bu sırada adam kendi kendine iyice öfkelenmişti. Bahçe kapısına geldi ve mırıldandı:
'Bir dolar ha! Pekala, sana bir dolar vereceğim; ama bir tek kuruş daha vermem. Ah, şu kaza olmasaydı, kriko da lazım olmayacaktı. Zararı yok, şimdi istediğin parayı vereceğim. Yalnız bunun düpedüz bir dolandırıcılık olduğunu unutma!'

Bu düşüncelerle evin kapısına varmıştı. Kapıyı hızlı hızlı ve şiddetle vurdu. Çiftçi kapının üzerindeki pencereden başını uzatarak aşağı seslendi.
'Kim o? Ne istiyorsun?'
Adam durdu ve kapıya bir yumruk daha indirdikten sonra bağırdı.
'Senin de, krikonun da canı cehenneme! Malın sende kalsın!'"

Biraz önce sinirden ne yapacağını bilemeyen adam, avukatın anlattığı hikaye karşısında katıla katıla gülmekteydi.

Gülmesi geçince:
"Anladım dostum," dedi. "Benim yaptığımın da bundan hiç bir farkı yok!"
"Kesinlikle!" diye cevap verdi avukat. "Meseleleri sakin bir şekilde halletmek varken kendi kendilerine olmadık şeyler düşünüp belki de hiç olmayacak türlü türlü olumsuzlukları birbiri ardına takarak bana akıl danışmaya gelenlerin sayısını bilsen, hayret edersin."

Ve ekledi:
"Çoğu insan, kör bir hiddet yüzünden, yanından kolayca engellere çarpıp kalıyor."

                                                                                             (J. P. McEvory)

*Hikayeyi yıllar yıllar önce adını bile hatırlamadığım bir kitapta okumuştum. Muhtemelen Tavuk Suyuna Çorba ya da Hayatın İçinden benzeri bir kitaptı. Çeviri kimin hiç bilmiyorum. Ancak orijinal hikayeye buradan ulaştığımda gördüm ki avukata giden ve "bir adam" olarak bahsedilen kişi aslında yazarın kendisi. Kendi anısı dilimize uyarlama bir hikaye olarak geçmiş ve çokça kişinin aklında yer etmiş ki kişisel gelişim ve eğitim sitelerinde, bloglarda hikayeye "Ödünç Kriko" başlığıyla bolca rastlanmakta. Uyarlama da orijinal hikaye kadar güzel olduğu için her ikisini de paylaşmak istedim. Bir gün herkes ödünç krikoya ihtiyaç duyacak ve kendisiyle baş başa kalacak nasıl olsa.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Sevgilerde - Behçet Necatigil

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.


P.S: Bugünden bir iz daha kalsın istedim.

2 Eylül 2013 Pazartesi

EYLÜL

Hazan ile hüzün

"Eylül, malum a, hüzün ve matem ayıdır" Mehmet Rauf, edebiyatımızın ilk psikolojik romanı olmak dolayısıyla büyük ün kazanan ve adını edebiyat tarihine yazdırmayı hak eden Eylül adlı romanına bundan yüz yıl evvel bu cümle ile başlamıştı.

Bu cümleye bakarak kitabın sonunu kestirebilir, konusunu kavrayabilir, özetini alabilirsiniz. Önemli iki kelime var çünki elimizde: Eylül ve hüzün... Telaffuzu bile insanı, bir lirik roman okumuş gibi etkileyecek iki kelime...

Eylül... Fersude sonbaharların giriş kapısı... İlk yaz rüzgârından alınmış bir hızla savrulan düşüncelerin, hoyrat hayallerin ve avare zamanların yorgunluğu, kırgınlığı, pejmürdeliği içinde yeniden derlenip toparlanması gereken hayatın rengi... Ve yeniden başlamanın yorgun ritmini hatırlatan yağmurlar... Bölük pörçük hatıralar, kırık dökük sevinçler... Şiir kılığında gelen acı... Eylül işte; nâm–ı diğer, hüzün...


Eylül... Her şair için ayrı bir Leyla; kurşunî gelinlikler giyinip de gelen... Dilemmaların çıldırtıcı sükunu bir yanda; ve bir yanda sislerin ve buğuların ardından sökün edip yürümüş sancıların ilhamı... Katar katar uzaklaşan kuşların kanatlarına yüklenen son arzular kadar umutsuz ve beklenesi... Eylül işte; nâm–ı diğer, pişmanlık...

Bilmiyorum, siz bu yazıyı okurken yağmur yağıyor olacak mı?.. Belki yapraklar savruluyordur şimdi bulunduğunuz şehirde; belki sular kararıyordur yavaş yavaş... Altın kızılı bir gurubun soyunmuş dalında çifte kumruları seyrediyorsunuz belki de... Bir sanatoryum bahçesinde gezinen uzun saçlı, zayıf ve genç iki kaderdaştır belki ikindiler ve yağmurlar... Belki sizin kentin huzurludur akşamları, belki de alaca düşmüş gecenin bir yüzünde siyah tırnaklarını ruhunuza geçirmeye çalışan ifritler dolaşır... Eylül işte; nâm–ı diğer melal...

Tenha yollar, aşınmış günler, hayata dar gelen arzular ve kanadı kırık kuşlar... Tabiatın birden uyanıp gerçeği gören yüzü... Kıymeti bilinmeyen lezzetin çamurlara bulaşmış sarı bir acılık tarafından istilasına karşı şaşkınlık... Acıların beyhude, sevinçlerin zavallı, mutlulukların fanî olduğunu anlamanın dehşeti... Eylül işte; nâm–ı diğer, ölümün rengi... 

Eylül... Yaşanmamış mevsimlerin en gerçeği... Uçuk benizli koşuşturmacalar, yeniden kurulan defter–kitap pazarı... Eski okul çantasına kalem yerine ancak gözyaşını koyarak okula giden minik adımlar... Yoksul mahallelerde gitgide çamurlanacak karanlık sokaklar... Camlara mıhlanıp 70 yıllık muhteşem bir sükût ile yolları seyreden kırçıl hatıralar... Ciğer paresini okula eksik kitapla gönderen annenin yüreğindeki çizik... Para etse canını da verir ama... Eylül işte; nâm–ı diğer, acının mührü...

                                                                                                           İskender Pala


25 Mayıs 2013 Cumartesi

Bekledim de gelmedim...

"Aklının ucuna oturup kendimi bekledim; gelmedim, gelmedim, gelmedim."

Cemal Süreya

19 Mayıs 2013 Pazar

Tarihi tekerrür ettirmesek de mi saklasak?

Bazı günlere/tarihlere dönebilmek tutulan not defterinin sağ üst köşesine atılan tarihleri takip etmek kadar kolay olabilseydi keşke. Yıllar öncesine gitmek defter sayfalarını çevirmek kadar yorucu sadece. Hep o en çok istenen şey... Şimdiki akılla, eski zamanlarda... Çok şey istiyoruz, evet. Benciliz. Nankörüz. Kıymet bilmiyoruz. Kaybedince anlıyoruz -belki- (anlayabilirsek). Unutuyoruz. Acı çekiyoruz. Alışıyoruz. Israr ediyoruz. Vazgeçemiyoruz. İnsanız işte. Daha kötü ne olabilir ki?

Başladığı gün biter bazı şeyler. İnsanın aslında doğduğu gün ölmesi misali. Süreç uzuyor sadece, yol aynı yere gidiyor. Yol ne kadar uzarsa o kadar insanlaşıyorsun. İnsanlaştıkça yol daha da çok uzuyor. Çok şey değişiyor birçok şey aynı kalmışken. Hiçbir şeyin aslında aynı kalmadığını anlamak istemiyoruz ama. Tıpkı aynı nehirde iki kere yıkanılamayacağını anlamak istemediğimiz gibi. Hala, bir umut, "belki"lerimize sarılmaya devam ediyoruz "belirsizlik"lere düştüğümüzde.

Kendimize yabancılaşıyoruz çokça. Çoğu zaman yapabildiğimiz en iyi şey "başkalarının duygularına tercüman olmak" iken kendi duygularımızı atlayıveriyoruz. İş onlara gelince "görünmez" olmamız gerektiği geliyor aklımıza. Kaçış mı? Kim bilir? Başkalarına yakın hissetmeye/olmaya çalışırken bir de bakmışız ki "biz" yokuz. Meğer herkesi, her şeyi anlamlandırmaya çalışırken kendimiz anlamsızlaşıvermişiz.

Henüz dün gibi hatırladığımız ama çoktan "mazi" olmuş şeylerin anısına, saygıyla...

5 Mayıs 2013 Pazar

Gül ağacı değilem

Gül ağacının yanından geliyorum. İlk defa böyle bir şey yaptım ve bir dilek diledim. Pek inanmazdım böyle şeylere ben eskiden. Bu defa çok istediğim şeylere vesile olsun istedim belki. Bu vesileyle daha da çok isteyebilmeyi amaçladım ya da. Gerçi çok istediğim şeyler olmamalarıyla meşhurdur ama şeytanın bacağını kırmak en büyük dileklerimden bir tanesi. (Bunu dilemeyi unutmuş olmama da on puan!)

Dilekler söylenmemeleriyle meşhurdur. Dualar için böyle bir kural söz konusu değildir ama. Dualar dileklerden daha değerli, daha önemlidir o yüzden. Senede bir kez -sırf yapmış olmak için, öylesine- dilek dilersin ama her dakika, her saniye dua etme şansın vardır. Dualarına karşılık bulma ihtimalin ise yine düşünme ve inanma şeklinle doğru orantılıdır. Çok istedin, olmadı mı? Böylesi daha hayırlı belki senin için? Hiç istemiyordun, ama oldu. Hayırlısı? Bilemezsin. Ne deniyordu? Hayır bildiğinde şer, şer bildiğinde hayır gizlidir de farkında değilsindir. Farkına varmayı dilemelisin bu defa. Dua etmelisin aklına her geldiğinde. "Her şeyin hayırlısı." demeyi öğrenmelisin en nihayetinde.

Baharı görmeyi dileyebilirsin bu seferlik. Kendini her açıdan kötü hissettiğin zamanlarda gözünün önünde olan ama görmediğin güzellikleri görmeyi dilesen kafi. Gül ağacı o zamanlarda da vardı, güller yine açmıştı her bahar olduğu gibi en güzel halleriyle. Tek fark, senin yüreğine bahar gelmemişti o vakitler. Güzde takılıp kalmıştın. Gönül gözün kapalıydı, gözün istediği kadar açık olsun ne fayda?

Hepimiz gülümüzden sorumluyuz neticede. Güller açmış, bahar gelmiş. Görebilen göz(ler) gerek.