21 Nisan 2013 Pazar

Söyleyemedim

"Bunu yazarım, bunu kesinlikle yazmalıyım!" dediğim çok fazla şey oldu aslında geçen zamanda. Ama gerek kendimi bu derece açmak istemediğim için gerekse bazı şeylerin aslında dile getirilmediğinde daha anlamlı olduğunu düşündüğüm için her seferinde vazgeçtim yazmaktan ve sıklıkla yaptığım gibi taslaklarıma mahkum ettim birçok şeyi. Birçoğunu da zihnime gömdüm sadece benim istediğim zamanlarda ortaya çıkmaları için. Orada olmaları her zaman o kadar da iyi bir şey olmamasına rağmen hiç olmamaları ihtimalinden daha iyidir diye düşünüyorum. Fazlasıyla düşünüyorum bazı zamanlar ve bu derece var olmak insana can sıkıntısı olarak geri dönebiliyor.

İçte ukde olan bir sürü şey en savunmasız olduğunuz anlarda yakalıyor sizi. Çoğu zaman da dinlediğiniz şarkılar, okuduğunuz şiirler, yazılar, hatıralar ve zamandan kesitlerle bilerek ve isteyerek siz çağırıyorsunuz onları sizi savunmasız yakalayacaklarının farkında olmadan. Gardınızı almazsanız bir anda sizi ele geçiriveriyorlar ve "Neden?" diye sorgulatıyorlar çokça. "Başka türlüsü mümkün değil miydi?" Kopamıyorsunuz gölgelerden. Aklınızda hep sorular, her soru için alternatif cevaplar, alternatif her bir cevap için farklı senaryolar... derken o tanıdık mide bulantısı hissiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Sonra sonra anlıyorsunuz ki o mide bulantıları kaldıramayacağınız şeylerle karşılaştığında (buna bir şeye haddinden fazla sevinmek de dahil) vücudunuzun  ortaya koyduğu savunma mekanizmalarından sadece biri.

Keşke kötülüklere karşı tam donanımlı yetiştirilseydik mesela. İyiliğin kötülüğe karşı her daim galip geldiği mutlu sonlar görmeseydik masallarda her zaman. Her şey bu kadar toz pembe olmasaydı. Kötünün kötüsüne hazırlansaydık da kötüyü gördüğümüzde elimiz ayağımıza dolaşmadan şükredebilseydik iyi ki kötünün kötüsü değil diye. Aslında her şeyin bizim algılayış şeklimizle alakalı olduğunu anlatsalardı bize. Kimsenin kusursuz olmadığını, bu yüzden inatla herkesi kusursuz görmeye çalışmamamız gerektiğini kazısalardı beynimize öğrenmeye en açık olduğumuz zamanlarda. Biz "öyle" görmek istediğimiz için insanların asla "öyle" olamayacağını... "Öyle" olmadıkları için onları suçlamamızın ve daha birçok şeyin anlamsızlığını... (Bunları söyleyenin  de kendi bebekliğini rüyasında gördüğü halde ona geleceğine yönelik elle tutulur, gözle görülür bir nasihatte bulunamayan ve sadece onu kucağına alıp deniz kenarına gezmeye götürmekle yetinen biri olduğunu parantez içinde belirtmem gerekiyor sanırım. Affet beni! Öyle güzel gülüyordun ki gerçekleri anlatmaya kıyamadım!)

Başlayan şey elbet bitiyor bir şekilde. Çoğu zaman sonlar acı verirken bazı başlangıçların en kötü sondan bile daha acı verici olabildiğini öğretiyor insana hayat zamanla. Bir şey başlayabildiyse korkmana gerek yok, elbet bitecek sen daha hiçbir şey anlayamadan ve işte tam da bu sebepten ötürü daha fazla korkman gerekiyor aslında. Korkuyorum. Üşüyorum.

Bir güne daha başladım ve bitti... Bir gün başla(ya)mazsam eğer, işte o gün hiç bitmeyecektir.

Bu arada şiirler hala canımı yakıyor. Rüyalar da öyle...

13 Mart 2013 Çarşamba

"Her ölüm erken ölümdür"

Birinin doğum gününü kutlarken bir başkasının ölüm haberini de alabiliyormuş insan. Doğum ve ölümün bu derece iç içe olduğunu da -yine unutacağını bile bile- tekrar tekrar hatırlıyormuş. Zaten her gün hayata devam eden o değilmiş gibi "Hayat devam ediyor" cümlesini tekrar kurarak bir nevi kendini kandırıyormuş. Acaba hayat, giden kişinin arkasında bıraktığı kocaman boşlukla yaşamak zorunda kalan kişi(ler) için gerçekten de devam ediyor muymuş?

Yakınımıza gelmeden hatırlamıyoruz ölümü asla. Hatırlıyor gibi görünüyoruz sadece. "Bugün var, yarın yokuz." derken bile gerçekten hissetmiyoruz aslında misafir olduğumuzu. Günlük koşuşturmalarda öylesine kaptırıyoruz ki kendimizi misafir olduğumuz yere... Sanki bir anlığına gidip sonra geri gelecekmişiz gibi... Sanki aslında ebediyen burada yaşayacakmışız gibi... Öylesine planlı, öylesine programlı, öylesine gelecek odaklı... Hayal, umut, hedef dolu ama bir o kadar da belirsiz. İki saniye sonramızı bilmeden yirmi yıl sonrasını düşünüyor, onunla da kalmayıp bir sonraki yirmi yılın planını çizmeye başlıyoruz kafamızda. Kafamıza göre ömür biçiyoruz kendimize. Ölüm geliyor sonra. "Ben hiç böyle planlamamıştım ama!" diyoruz. "Daha yapacak bir sürü şeyim vardı. Yaşamak bunlardan biri ve en önemlisi! Henüz yaşamaya bile başlamadım ki ben!" Şaka mı bu? Nasıl bu kadar erken olabilir? On yıl sonra gelse mesela? O da çok erken. Daha yeni yeni alışmış olurum yaşamaya o zaman. Rüyanın en güzel yerinde uyandırılır mı hiç insan? Peki uyandığında kaldığı yerden devam edebilir mi rüyasına? Paylaşabilir mi rüyalarını başkalarıyla?

Hayatınızın bir bölümünde, bir şekilde tanıdığınız/tanıştığınız bir insanın -sizden uzak da olsa- bir yerlerde nefes aldığını, yaşadığını bilmek, ara sıra herkesle paylaştığı düşüncelerini okumak, hayallerine, duygularına, dolayısıyla hayatına -doğrudan ya da dolaylı- bir şekilde ortak olmak, ne paha biçilmez bir mutlulukmuş meğer. Birilerinin hep orda olduğunu bilmek... O orda. Ben de ordayım. Bir şekilde yazıyor. Bir şekilde ona, yazdıklarına, paylaştıklarına erişebiliyorum. Öte yandan birilerinin aslında hiç orda olmamış olduğunu bilmek... Ama ordaydı, tıpkı benim gibi... Bir gün ben de olacağım, tıpkı onun gibi... Ne diyecekler "Nasıl bilirdiniz?" sorusuna? Ne kadar samimi olabilecek cevaplayanlar? İşte o soru ve gelen cevaplar sonrasında dilimize pelesenk olmuş "sonsuzluk" kelimesi tüm gerçekliğiyle kendisini yaşamamızı bekliyor olacak. Her şey "sonsuza kadar" ifadesinin ağızdan çıkışı kadar kolay olabilirse ne mutlu!

Ne kadar çok insan tanırsanız, o kadar üzülürsünüz; ne kadar çok yaşarsanız o kadar çok canınız yanar aslında. "Allah kimseye sevdiklerinin acısını göstermesin." diye bir dua vardır, çok severim. "Benim canımı sevdiklerimden önce al Allah'ım." demenin daha güzel ve -nispeten daha kabul edilebilir- bir şeklidir. Ama aynı zamanda da büyük bir bencillik örneğidir. "Bana onların acısını gösterme." dediğinde "Benim acımı onlara göster." demiş oluyorsun, ki hangisi daha kötüdür acaba? Nereden tutarsan elinde kalıyor. Duygular ve mantık her zaman olduğu gibi birbiriyle savaşıyor.

Yine de Cemal Süreya'nın 'Üstü Kalsın' şiirinde dediği gibi: "Her ölüm erken ölümdür..."

Hazırlandım, bir yere gidiyor gibiyim...

Ha unutmadan, hazır hayat devam ediyorken, beş yıl sonra kendini nerede görüyorsun? (Başka sorum yok Sayın Hakim.)

21 Şubat 2013 Perşembe

Yarı ölüm=Uyku

Bir rüya görmek istedim ilk defa. Güzel olmasına gerek yoktu. Gerçekleri anlatsa yeterdi.

Aylar önce rüyamda görmüş olduğum bir yeri gerçekten gördüm, görür görmez rüyamda gördüğümü hatırladım çünkü. Belki de tıpatıp öyle olduğuna inanmak istedi kalbim ve "İşte, burası!" sinyalleri gönderdi beynime. Tanıdık bir histi esasen. Daha önceden ruhlarımızın yaşamış olduğu bir hayatı çift dikişle gittiğimizi hatırlattı bana. Çocukluğumda birkaç defa daha aynı şekilde hissetmişliğim vardır ama fazlasıyla uzun bir ara vermişim demek ki.

İnanılır ki ruhlarımız yaratıldıklarında birçok bilgiye haizdiler ve ne yaşayacakları belliydi. Daha önce yaşamışlardı bir nevi. Ara sıra yaşadığımız "Deja vu!" yani "Ben bunu daha önce de görmüştüm. (?)" hissi bundan ileri gelmekte belki, neden olmasın? Yaratıldılar ve Bezm-i Ezel denen, nam-ı diğer Kâlu Belâ, o günde "Belâ" diyerek bir söz verdiler. Özgürleştiler sonra. Sözünü tutan da oldu, sözünden cayan da... Dünyaya gelmişlerdi en nihayetinde. "Belâ" derken farkındalar mıydı acaba özgürleşirken belaların merkezinde hapsolacaklarından? Ara sıra akıl, mantık sınırlamalarının olmadığı rüyalar aleminde gezmeye, dolaşmaya çıktıklarında özgürleşeceklerinden sadece?

Rüya görmek yorar insanı. Beden uyurken ruh özgür kalır, rüya alemlerinde dolaşır durur çünkü. Bize "Deja vu!" dedirtecek malzemeler toplar her ne kadar çoğunu hatırlamasak da. Hatırlamak daha çok yorar aslında. Uyuduğunu, dinlendiğini sandığın yarı ölüm halinde rüya görerek yorgunluğuna yorgunluk katmışsındır zaten, yetmezmiş gibi uyandığında da gördüğün tüm rüyaları hatırlamaya ve anlamlandırmaya çalışırken bulursun kendini. Uyumak dünyanın en zor işi oluverir birden, rüya görmeyeyim lütfen diye dua edersin.

Zaten ben rüya görmeyi sevmem ki! Yine de bir rüya görmek istedim ilk defa. Güzel olmasaydı da olurdu. Ama olmadı. Deli gibi istediğim birçok şey gibi...

Hem yarı ölüm halinde bile bu derece özgürse ruhumuz...

Uyumak bu kadar zor olmasa gerekti.

İyi geceler. Tatlı uykular. Renkli rüyalar...




                       "...Madem uyku yarı ölüm, canıma gecedir kasteden..."

14 Şubat 2013 Perşembe

Bir ihtimal daha var, O da...

Fransızların papatya fallarında birinin sizi sevmeme ihtimali dörtte birdir. Bizim yarıya yarıya joker hakkımızı kullandığımız "seviyor-sevmiyor" kadar basit değil yani olay onlara göre. Sevmek de derecelendirilebilir bir kavram neticede, mantıklı bir yaklaşım. "il/elle m'aime..." (O beni seviyor...)" diye başlayıp "un peu... (biraz...) beaucoup... (çok) a la folie... (çılgınca...)" diye devam eder sevgi dereceleri ve o hiç istenmeyen ihtimal gelir ardından: "pas du tout (hiç sevmiyor)".



Şekil 1: Sevgisinden emin olan ancak derecesine bir türlü karar veremeyen bir şahsiyetin falı. Haliyle "pas du tout" seçeneği yok. Onun yerine "passionnément (tutkuyla)" eklenmiş.


P.S.: İşbu gönderinin bu anlamsız anlamlı günde yayınlanmış olması tamamen tesadüftür. Sevginizden emin olduğunuz her gün anlamlıdır (da siz farkında değilsinizdir). Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

8 Şubat 2013 Cuma

Senede bir gün

Takvimde herkese ait en az bir gün vardır. Benim için takvimin o günü sadece bir gün olmaktan ziyade ait olduğu kişiden ibarettir. O gün onundur, hatırlanır, hatırlanması gerekir. En azından hassasiyet gösterilmesi gerekir. Bu, o kadar da zor olmasa gerektir. Gözün içine içine sokulmasına gerek yoktur. Vardır, oradadır, değişmez. Teknolojiyle her şey daha da kolaylaşır ya hani. Hani kendisinin gösterdiği özeni başkalarından da görmek ister ya insan... Öyle işte.




Ufaklık 23 yaşında.

5 Şubat 2013 Salı

من القلب إلى القلب سبيلا : Kalpten kalbe yol vardır

Çocuklar yeni bir arkadaş bulduğunda en iyi anlaştıkları ve hep yanında olan arkadaşlarını unutuverirler ya hani bazen. Yeni bir dünya kurarlar kendilerince. Bilirler ki hep yanında olanlar zaten yanındadır aslında. Ama o yeni arkadaş öyle mi? Annesiyle birlikte misafirliğe gelmiştir ve gidecektir az biraz sonra. Tadını çıkarmak lazımdır o kısa anın. Diğeri o ne yaparsa yapsın oyuna çağırdığı an gelecek yakınlıktadır her daim. Hem kırılmaz, üzülmez.

Çocukluğumuza indik işte, çıktı ortaya birçok hareketimizin sebebi. İşte bu yüzden yeni kimselerle/şeylerle karşılaştığımızda anında tekmeyi basıveriyormuşuz emektarlara, hep bizimle olanlara. İçimizdeki çocuğu kaybetmeyelim derken hepten çocukça davranıyormuşuz yani. Yakındakinin kıymetini bilmiyormuşuz. Aslında bilmemiz lazımmış ki hep yakın kalsın, hiç uzak olmasın.

Ha bir de insan yakınken uzak olacağına, uzakken yakın olsunmuş. Asıl özlem yakınken uzak olunduğunda başlıyormuş ve daha çok can yakıyormuş çünkü. Hem uzaktan kasıt mesafeler değilmiş ki aslında anlayana. Gönüller arasındaki uzaklıkmış en kötüsü. Ve hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı düşüncesi...

Diyor ki Arapça bir söz:  .من القلب إلى القلب سبيلا (Mine'l-kalbi ile'l-kalbi sebîlâ.) Yani "Kalpten kalbe yol vardır."

Diyor ki Sultan III. Murad:
"Elbette bu hâlimden o yârin haberi var,
Fi'l-kalbi mine'l-kalbi ile'l-kalbi sebîlâ."

Kalp kalbe karşı olmasın hiç, kalpten kalbe yol olsun.


Sagopa Kajmer - Yakın ve Uzak : "Ben yakın sen uzak, ya sen yakınlarımda ben ırak..."