14 Şubat 2013 Perşembe

Bir ihtimal daha var, O da...

Fransızların papatya fallarında birinin sizi sevmeme ihtimali dörtte birdir. Bizim yarıya yarıya joker hakkımızı kullandığımız "seviyor-sevmiyor" kadar basit değil yani olay onlara göre. Sevmek de derecelendirilebilir bir kavram neticede, mantıklı bir yaklaşım. "il/elle m'aime..." (O beni seviyor...)" diye başlayıp "un peu... (biraz...) beaucoup... (çok) a la folie... (çılgınca...)" diye devam eder sevgi dereceleri ve o hiç istenmeyen ihtimal gelir ardından: "pas du tout (hiç sevmiyor)".



Şekil 1: Sevgisinden emin olan ancak derecesine bir türlü karar veremeyen bir şahsiyetin falı. Haliyle "pas du tout" seçeneği yok. Onun yerine "passionnément (tutkuyla)" eklenmiş.


P.S.: İşbu gönderinin bu anlamsız anlamlı günde yayınlanmış olması tamamen tesadüftür. Sevginizden emin olduğunuz her gün anlamlıdır (da siz farkında değilsinizdir). Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

8 Şubat 2013 Cuma

Senede bir gün

Takvimde herkese ait en az bir gün vardır. Benim için takvimin o günü sadece bir gün olmaktan ziyade ait olduğu kişiden ibarettir. O gün onundur, hatırlanır, hatırlanması gerekir. En azından hassasiyet gösterilmesi gerekir. Bu, o kadar da zor olmasa gerektir. Gözün içine içine sokulmasına gerek yoktur. Vardır, oradadır, değişmez. Teknolojiyle her şey daha da kolaylaşır ya hani. Hani kendisinin gösterdiği özeni başkalarından da görmek ister ya insan... Öyle işte.




Ufaklık 23 yaşında.

5 Şubat 2013 Salı

من القلب إلى القلب سبيلا : Kalpten kalbe yol vardır

Çocuklar yeni bir arkadaş bulduğunda en iyi anlaştıkları ve hep yanında olan arkadaşlarını unutuverirler ya hani bazen. Yeni bir dünya kurarlar kendilerince. Bilirler ki hep yanında olanlar zaten yanındadır aslında. Ama o yeni arkadaş öyle mi? Annesiyle birlikte misafirliğe gelmiştir ve gidecektir az biraz sonra. Tadını çıkarmak lazımdır o kısa anın. Diğeri o ne yaparsa yapsın oyuna çağırdığı an gelecek yakınlıktadır her daim. Hem kırılmaz, üzülmez.

Çocukluğumuza indik işte, çıktı ortaya birçok hareketimizin sebebi. İşte bu yüzden yeni kimselerle/şeylerle karşılaştığımızda anında tekmeyi basıveriyormuşuz emektarlara, hep bizimle olanlara. İçimizdeki çocuğu kaybetmeyelim derken hepten çocukça davranıyormuşuz yani. Yakındakinin kıymetini bilmiyormuşuz. Aslında bilmemiz lazımmış ki hep yakın kalsın, hiç uzak olmasın.

Ha bir de insan yakınken uzak olacağına, uzakken yakın olsunmuş. Asıl özlem yakınken uzak olunduğunda başlıyormuş ve daha çok can yakıyormuş çünkü. Hem uzaktan kasıt mesafeler değilmiş ki aslında anlayana. Gönüller arasındaki uzaklıkmış en kötüsü. Ve hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı düşüncesi...

Diyor ki Arapça bir söz:  .من القلب إلى القلب سبيلا (Mine'l-kalbi ile'l-kalbi sebîlâ.) Yani "Kalpten kalbe yol vardır."

Diyor ki Sultan III. Murad:
"Elbette bu hâlimden o yârin haberi var,
Fi'l-kalbi mine'l-kalbi ile'l-kalbi sebîlâ."

Kalp kalbe karşı olmasın hiç, kalpten kalbe yol olsun.


Sagopa Kajmer - Yakın ve Uzak : "Ben yakın sen uzak, ya sen yakınlarımda ben ırak..."


18 Ocak 2013 Cuma

"Benim de pençelerim var..."


9. Bölüm*

...Küçük prens, biraz üzgün, son baobap sürgünlerini de sökmüştü. Asla geri dönmeyeceğini düşünüyordu. Ama, her sabah yaptığı bu işler, o sabah ona çok hoş görünmüştü. Çiçeği son kez sulayıp cam fanustan koruyucusunu üzerine yerleştirmeye hazırlanırken, gözleri dolu dolu oldu.
"Elveda," dedi çiçeğe.
Ama çiçek yanıt vermedi.
"Elveda," diye tekrarladı Küçük Prens.
Çiçek öksürdü, ama nezleden falan değildi öksürmesi.
Sonunda "Çok saçmaladım," dedi. "Senden özür dilemek istiyorum. Mutlu olmaya bak, e mi?"
Küçük Prens, çiçeğin sitem etmemesine şaşırmış, elinde fanus kalakalmıştı. Onun bu yumuşak, bu sakin tavrına anlam veremiyordu.
"Elbette, seviyorum seni," dedi çiçek ona. "Benim yüzümden bunu bile anlayamadın. Ama artık hiçbir önemi yok. Tabii, sen de benim kadar aptallık ettin. Artık mutlu olmaya bak... Şu fanusu da bırak elinden. İstemiyorum onu."
"Ya rüzgâr..."
"O kadar da hasta değilim... Gecenin serinliği bana iyi gelir hem. Çiçeğim ben."
"Peki, ya hayvanlar..."
"Kelebeklerle tanışmak istiyorsam, birkaç tırtıla katlanmam gerek. Çok güzel bir şey olmalı bu... Ziyaretime kim gelir yoksa? Sen uzaklarda olacaksın. Büyük hayvanlara gelince, onlardan korkum yok. Benim de pençelerim var..."
Bunu derken dört tanecik dikenini göstermişti. Sonra da "Sallanıp durma burada, huzursuz ediyorsun beni," dedi. "Madem gitmeye karar vermişsin, çek git hadi!"
Aslında, Küçük Prens ağladığını görsün istemiyordu. Pek gururlu bir çiçekti...


*Sumru Ağıryürüyen çevirisiyle Küçük Prens

2 Ocak 2013 Çarşamba

"Kendimden Notlar"dan "Kendime Notlar"a

Nostalji yapıyordum da yine... Eskiden yazıyormuşum bayağı, onu fark ettim. Sinirlenince yazmışım, sevinince yazmışım, üzülünce yazmışım... Her şeyi yazmadım hiçbir zaman, o kesin. Ama birçok şeyi yazmışım. Topuklu ayakkabı giymişim, sakızımdan çıkan fala kahkahalarla gülmüşüm, üniversitemin otomasyon sistemine sayıp sövmüşüm, hukuk çevirisi ödevlerinden dem vurmuşum, kahve fallarımda -mümkünse uzun- yollar aramış ama bulamamışım, rüyalar-kabuslar görmüş, milyon tane uçuk çıkarmışım, projemle büyük bir aşk yaşayıp teslim tarihinin yaklaştığı zamanlarda onunla sabahlamış ama yine de onu sevmekten hiç vazgeçmemişim, bol bol şiir okumuşum, öğretmenlik formasyonu stajında anlattığım dersi babama ithaf etmişim, eşzamanlı çeviri kabininde neler neler saçmalamışım, babamın greyderine beş tur binmişim -baba mesleğini devam mı ettirsem acaba?-, sunumlar yapmışım, sunumlar dinlemişim, sunum dinlemek için Hacettepe Üniversitesi'ne bile gitmişim, sınavları "fazlasıyla" önemsemişim, sinemalara-tiyatrolara gitmişim ve nihayet mezun olmuşum. Sonrasında o kadar yazmamışım ki şimdilerde "Yazını gören cennetlik" diyen de var, "Yüzünü gören cennetlik" diyen de. Bir süredir kabuğuma çekildim çünkü. Örgü örmeye de başlayacağım. Arz ederim.

29 Kasım 2011'de -kim bilir hangi olay ya da ne üzerine- tam da böyle yazmışım:
"Hayallerin ne kadar büyükse, hayal kırıklığın da o kadar gürültülü olur." Kendime not: İnsanları gözünde büyütme. Asla 'asla' deme. Başkalarını üzmemek için üzülme. Unutma ki asla kimseyi tam olarak tanıyamayacaksın ve kimsenin seninle ilgili ne düşündüğünden emin olamayacaksın. Fuzûlî demiş ya: "Sevmek daha değerlidir çünkü sevdiğinden emin olabilirsin ama sevildiğinden asla emin olamazsın." Sev ama hobi olarak sev senin anlayacağın. Karşılık beklemeden.

Benim hiç yeni yıl kararlarım olmadı. Hep kendime notlarım oldu ama, uygulanabilirliğine bakılmaksızın. Buradaki notlara da birkaç ekleme yapmak istedim sadece. 
Fazla konuşma. Bırak onlar konuşsun ama sen ihtiyacın olan kadarını duy. Kızma, elbet vardır her şeyin bir sebebi. Sen bol bol yaz, kendinle konuş. Biraz da unut, her şeyi en ince detayına kadar hatırlamak zorunda değilsin. Ve korktuğun zamanlarda umutla tekrarla: Aal izz well

24 Kasım 2012 Cumartesi

Birden her şey anlamsızlaşıverdi.

"Sen hiç sevdiğin birini askere yolladın mı?" Hayır diyen yoktur şüphesiz. Çünkü asker hep vardır ve yaşı hep aynıdır her ne kadar bizim için ünvanları farklı olsa da. Ben küçükken "Asker Amca" kadar büyüktüler mesela. Sonra bir ara "Asker Abi" oldular. Ne ara büyüdüm, ne ara onlar küçüldü de "Yaşıtlarım askere gidiyor." demeye başladım, ben de bilmiyorum. "Asker evladım" diyebilecek miyim? Allah bilir.

Küçüktüm. Üç amcam da neredeyse aynı zamanlarda gitti askere. O zaman hiçbir şeyden haberim yok tabi haliyle. Tek hatırladığım Harem'deki otogarda toplanan inanılmaz kalabalık ve -bana göre- tam da denizin kıyısında (annem ısrarla öyle olmadığını söylüyor) amcamı havaya atan bir grup insan. Denize düşürecekler diye yüreğim ağzıma gelmişti ilk defa. Tuttular. (O zamandan belliymiş bendeki güven problemi...) Tek bildiğim ise askerdeki amcalarıma mektup yazmak. Henüz okula gitmeyen ama okuma-yazma bilen, büyük-küçük harf kullanımlarından bihaber beş yaşlarındaki küçük çocuk nasıl mektup yazarsa öyle mektuplardı hepsi. Hiçbiri gönderilmedi. Ama itinayla saklandı geldiklerinde onlara okutmak için. Çok şükür, okudular da. 

Yıllar geçti. Belki milyonlarca genç askere gitti. Uzaktan izledik, hep dua ettik ama. Bugün başka. Beş yaşındaki çocuğun gözünden bakmak isterdim bugün yine hayata. En büyük korkusu "Eyvah! Askeri havaya attılar ama tutamayacaklar!" olan o çocuk olmak isterdim. (İtiraf etmeliyim ki yine korktum düşürecekler diye.) Her Allah'ın günü konuşmasan, zaman zaman kızsan, ne olduğunu bile doğru düzgün hatırlayamadığın saçma sapan sebep(ler) yüzünden aylarca küs kalsan da ihtiyacın olduğunda hep "orada" olduğunu bilmek başka bir şeymiş. Konuşmak, hatta saçmalamak için en iyi ihtimalle izne çıkmasını bekleyecek olduğunu düşünmek başka... Tanımadığın, bilmediğin, senin gibi bir örnek yüzlercesiyle aynı yerde kalmak başka... Bedenin dahil, sana ait bütün özel eşyalarından, ömrünün 15 ayından, anandan, babandan, kardeşinden, yeri geldiğinde hayatından bir anda vazgeçmek bambaşka... Bir sürü soru geliyor akla. Borç? Emanet? Vatan? Millet? Mehmet? Nöbet? Gurbet? Hasret? Kıymet?.. Derken vakit de geliveriyor. Yine eğlencelerle, hoplaya zıplaya, konvoy eşliğinde uğurlanıyor asker. Birden gerçek dünyaya dönülüyor yine. Ve işte, tam da o anda, her şey anlamsızlaşıyor.

Vatan -evlatlarıyla birlikte- sağ olsun.

2 Kasım 2012 Cuma

Sonsuz sayıda gizli nesne

Geride bıraktığım şeyleri düşündükçe sonsuz sayıda gizli nesneye sahip tek bir özne ve tek bir kelimeden oluşan tek bir cümle düşüyor aklıma. Öznesi gerçek, öznesi "ben". Çok basit ama bir o kadar karmaşık, bir o kadar muamma dolu. Belirsizliklerin yoruculuğundan, zorluğundan kaçıp sığınabileceğim tek cümle belki de. Söylenmeden anlatılanlar, yazılmadan okunanlar misali, her şeyi belirtirken aslında hiçbir şey belirtmeyen cinsten belir(ti)siz nesnelere inat nesnelerin hepsi belir(ti)li çünkü. Sonsuz olmalarına rağmen...  Tüm söz sanatlarını da içeriyor aslında. Her şeyin apaçık gözümüze sokulmasına gerek yok değil mi? Muhatap da çabalamalı sonuçta. Bilir de bilmezlikten gelir (tecâhül-i ârif), sorar da cevabını bilir (istifham), güzel sebeplere bağlar (hüsn-i ta'lil), benzetmelerden (teşbih) yararlanır, iğneler (tariz), herkesi ve her şeyi gözünde büyüterek abartır da abartır (mübalağa). En önemlisi, öyle bir nesne gelir ki her şeyi tekrar tekrar hatırlatır özneye (telmih). Zamanı geçmiş, kenarda köşede kalmış, yazıp yazıp taslaklara kaydettiğin, kafanda kurup kurup söylemediğin cümleler gibi... Ne fayda? "Şimdi sırası değil"di, şimdi hiç değil. Özne biliyor ya hem, kimse bilmese de olur. (Taslaklarımda gönderilmeyi bekleyenler varmış. Beklesinler. "Şimdi sırası değil".)

Öznenin gerçekliğinden bile emin olmamak lazım bu devirde. Sözde özneyimdir belki. Neden olmasın?


                                      "...Sözcükler ne ki duygular yanında?.."