5 Şubat 2013 Salı

من القلب إلى القلب سبيلا : Kalpten kalbe yol vardır

Çocuklar yeni bir arkadaş bulduğunda en iyi anlaştıkları ve hep yanında olan arkadaşlarını unutuverirler ya hani bazen. Yeni bir dünya kurarlar kendilerince. Bilirler ki hep yanında olanlar zaten yanındadır aslında. Ama o yeni arkadaş öyle mi? Annesiyle birlikte misafirliğe gelmiştir ve gidecektir az biraz sonra. Tadını çıkarmak lazımdır o kısa anın. Diğeri o ne yaparsa yapsın oyuna çağırdığı an gelecek yakınlıktadır her daim. Hem kırılmaz, üzülmez.

Çocukluğumuza indik işte, çıktı ortaya birçok hareketimizin sebebi. İşte bu yüzden yeni kimselerle/şeylerle karşılaştığımızda anında tekmeyi basıveriyormuşuz emektarlara, hep bizimle olanlara. İçimizdeki çocuğu kaybetmeyelim derken hepten çocukça davranıyormuşuz yani. Yakındakinin kıymetini bilmiyormuşuz. Aslında bilmemiz lazımmış ki hep yakın kalsın, hiç uzak olmasın.

Ha bir de insan yakınken uzak olacağına, uzakken yakın olsunmuş. Asıl özlem yakınken uzak olunduğunda başlıyormuş ve daha çok can yakıyormuş çünkü. Hem uzaktan kasıt mesafeler değilmiş ki aslında anlayana. Gönüller arasındaki uzaklıkmış en kötüsü. Ve hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı düşüncesi...

Diyor ki Arapça bir söz:  .من القلب إلى القلب سبيلا (Mine'l-kalbi ile'l-kalbi sebîlâ.) Yani "Kalpten kalbe yol vardır."

Diyor ki Sultan III. Murad:
"Elbette bu hâlimden o yârin haberi var,
Fi'l-kalbi mine'l-kalbi ile'l-kalbi sebîlâ."

Kalp kalbe karşı olmasın hiç, kalpten kalbe yol olsun.


Sagopa Kajmer - Yakın ve Uzak : "Ben yakın sen uzak, ya sen yakınlarımda ben ırak..."


18 Ocak 2013 Cuma

"Benim de pençelerim var..."


9. Bölüm*

...Küçük prens, biraz üzgün, son baobap sürgünlerini de sökmüştü. Asla geri dönmeyeceğini düşünüyordu. Ama, her sabah yaptığı bu işler, o sabah ona çok hoş görünmüştü. Çiçeği son kez sulayıp cam fanustan koruyucusunu üzerine yerleştirmeye hazırlanırken, gözleri dolu dolu oldu.
"Elveda," dedi çiçeğe.
Ama çiçek yanıt vermedi.
"Elveda," diye tekrarladı Küçük Prens.
Çiçek öksürdü, ama nezleden falan değildi öksürmesi.
Sonunda "Çok saçmaladım," dedi. "Senden özür dilemek istiyorum. Mutlu olmaya bak, e mi?"
Küçük Prens, çiçeğin sitem etmemesine şaşırmış, elinde fanus kalakalmıştı. Onun bu yumuşak, bu sakin tavrına anlam veremiyordu.
"Elbette, seviyorum seni," dedi çiçek ona. "Benim yüzümden bunu bile anlayamadın. Ama artık hiçbir önemi yok. Tabii, sen de benim kadar aptallık ettin. Artık mutlu olmaya bak... Şu fanusu da bırak elinden. İstemiyorum onu."
"Ya rüzgâr..."
"O kadar da hasta değilim... Gecenin serinliği bana iyi gelir hem. Çiçeğim ben."
"Peki, ya hayvanlar..."
"Kelebeklerle tanışmak istiyorsam, birkaç tırtıla katlanmam gerek. Çok güzel bir şey olmalı bu... Ziyaretime kim gelir yoksa? Sen uzaklarda olacaksın. Büyük hayvanlara gelince, onlardan korkum yok. Benim de pençelerim var..."
Bunu derken dört tanecik dikenini göstermişti. Sonra da "Sallanıp durma burada, huzursuz ediyorsun beni," dedi. "Madem gitmeye karar vermişsin, çek git hadi!"
Aslında, Küçük Prens ağladığını görsün istemiyordu. Pek gururlu bir çiçekti...


*Sumru Ağıryürüyen çevirisiyle Küçük Prens

2 Ocak 2013 Çarşamba

"Kendimden Notlar"dan "Kendime Notlar"a

Nostalji yapıyordum da yine... Eskiden yazıyormuşum bayağı, onu fark ettim. Sinirlenince yazmışım, sevinince yazmışım, üzülünce yazmışım... Her şeyi yazmadım hiçbir zaman, o kesin. Ama birçok şeyi yazmışım. Topuklu ayakkabı giymişim, sakızımdan çıkan fala kahkahalarla gülmüşüm, üniversitemin otomasyon sistemine sayıp sövmüşüm, hukuk çevirisi ödevlerinden dem vurmuşum, kahve fallarımda -mümkünse uzun- yollar aramış ama bulamamışım, rüyalar-kabuslar görmüş, milyon tane uçuk çıkarmışım, projemle büyük bir aşk yaşayıp teslim tarihinin yaklaştığı zamanlarda onunla sabahlamış ama yine de onu sevmekten hiç vazgeçmemişim, bol bol şiir okumuşum, öğretmenlik formasyonu stajında anlattığım dersi babama ithaf etmişim, eşzamanlı çeviri kabininde neler neler saçmalamışım, babamın greyderine beş tur binmişim -baba mesleğini devam mı ettirsem acaba?-, sunumlar yapmışım, sunumlar dinlemişim, sunum dinlemek için Hacettepe Üniversitesi'ne bile gitmişim, sınavları "fazlasıyla" önemsemişim, sinemalara-tiyatrolara gitmişim ve nihayet mezun olmuşum. Sonrasında o kadar yazmamışım ki şimdilerde "Yazını gören cennetlik" diyen de var, "Yüzünü gören cennetlik" diyen de. Bir süredir kabuğuma çekildim çünkü. Örgü örmeye de başlayacağım. Arz ederim.

29 Kasım 2011'de -kim bilir hangi olay ya da ne üzerine- tam da böyle yazmışım:
"Hayallerin ne kadar büyükse, hayal kırıklığın da o kadar gürültülü olur." Kendime not: İnsanları gözünde büyütme. Asla 'asla' deme. Başkalarını üzmemek için üzülme. Unutma ki asla kimseyi tam olarak tanıyamayacaksın ve kimsenin seninle ilgili ne düşündüğünden emin olamayacaksın. Fuzûlî demiş ya: "Sevmek daha değerlidir çünkü sevdiğinden emin olabilirsin ama sevildiğinden asla emin olamazsın." Sev ama hobi olarak sev senin anlayacağın. Karşılık beklemeden.

Benim hiç yeni yıl kararlarım olmadı. Hep kendime notlarım oldu ama, uygulanabilirliğine bakılmaksızın. Buradaki notlara da birkaç ekleme yapmak istedim sadece. 
Fazla konuşma. Bırak onlar konuşsun ama sen ihtiyacın olan kadarını duy. Kızma, elbet vardır her şeyin bir sebebi. Sen bol bol yaz, kendinle konuş. Biraz da unut, her şeyi en ince detayına kadar hatırlamak zorunda değilsin. Ve korktuğun zamanlarda umutla tekrarla: Aal izz well

24 Kasım 2012 Cumartesi

Birden her şey anlamsızlaşıverdi.

"Sen hiç sevdiğin birini askere yolladın mı?" Hayır diyen yoktur şüphesiz. Çünkü asker hep vardır ve yaşı hep aynıdır her ne kadar bizim için ünvanları farklı olsa da. Ben küçükken "Asker Amca" kadar büyüktüler mesela. Sonra bir ara "Asker Abi" oldular. Ne ara büyüdüm, ne ara onlar küçüldü de "Yaşıtlarım askere gidiyor." demeye başladım, ben de bilmiyorum. "Asker evladım" diyebilecek miyim? Allah bilir.

Küçüktüm. Üç amcam da neredeyse aynı zamanlarda gitti askere. O zaman hiçbir şeyden haberim yok tabi haliyle. Tek hatırladığım Harem'deki otogarda toplanan inanılmaz kalabalık ve -bana göre- tam da denizin kıyısında (annem ısrarla öyle olmadığını söylüyor) amcamı havaya atan bir grup insan. Denize düşürecekler diye yüreğim ağzıma gelmişti ilk defa. Tuttular. (O zamandan belliymiş bendeki güven problemi...) Tek bildiğim ise askerdeki amcalarıma mektup yazmak. Henüz okula gitmeyen ama okuma-yazma bilen, büyük-küçük harf kullanımlarından bihaber beş yaşlarındaki küçük çocuk nasıl mektup yazarsa öyle mektuplardı hepsi. Hiçbiri gönderilmedi. Ama itinayla saklandı geldiklerinde onlara okutmak için. Çok şükür, okudular da. 

Yıllar geçti. Belki milyonlarca genç askere gitti. Uzaktan izledik, hep dua ettik ama. Bugün başka. Beş yaşındaki çocuğun gözünden bakmak isterdim bugün yine hayata. En büyük korkusu "Eyvah! Askeri havaya attılar ama tutamayacaklar!" olan o çocuk olmak isterdim. (İtiraf etmeliyim ki yine korktum düşürecekler diye.) Her Allah'ın günü konuşmasan, zaman zaman kızsan, ne olduğunu bile doğru düzgün hatırlayamadığın saçma sapan sebep(ler) yüzünden aylarca küs kalsan da ihtiyacın olduğunda hep "orada" olduğunu bilmek başka bir şeymiş. Konuşmak, hatta saçmalamak için en iyi ihtimalle izne çıkmasını bekleyecek olduğunu düşünmek başka... Tanımadığın, bilmediğin, senin gibi bir örnek yüzlercesiyle aynı yerde kalmak başka... Bedenin dahil, sana ait bütün özel eşyalarından, ömrünün 15 ayından, anandan, babandan, kardeşinden, yeri geldiğinde hayatından bir anda vazgeçmek bambaşka... Bir sürü soru geliyor akla. Borç? Emanet? Vatan? Millet? Mehmet? Nöbet? Gurbet? Hasret? Kıymet?.. Derken vakit de geliveriyor. Yine eğlencelerle, hoplaya zıplaya, konvoy eşliğinde uğurlanıyor asker. Birden gerçek dünyaya dönülüyor yine. Ve işte, tam da o anda, her şey anlamsızlaşıyor.

Vatan -evlatlarıyla birlikte- sağ olsun.

2 Kasım 2012 Cuma

Sonsuz sayıda gizli nesne

Geride bıraktığım şeyleri düşündükçe sonsuz sayıda gizli nesneye sahip tek bir özne ve tek bir kelimeden oluşan tek bir cümle düşüyor aklıma. Öznesi gerçek, öznesi "ben". Çok basit ama bir o kadar karmaşık, bir o kadar muamma dolu. Belirsizliklerin yoruculuğundan, zorluğundan kaçıp sığınabileceğim tek cümle belki de. Söylenmeden anlatılanlar, yazılmadan okunanlar misali, her şeyi belirtirken aslında hiçbir şey belirtmeyen cinsten belir(ti)siz nesnelere inat nesnelerin hepsi belir(ti)li çünkü. Sonsuz olmalarına rağmen...  Tüm söz sanatlarını da içeriyor aslında. Her şeyin apaçık gözümüze sokulmasına gerek yok değil mi? Muhatap da çabalamalı sonuçta. Bilir de bilmezlikten gelir (tecâhül-i ârif), sorar da cevabını bilir (istifham), güzel sebeplere bağlar (hüsn-i ta'lil), benzetmelerden (teşbih) yararlanır, iğneler (tariz), herkesi ve her şeyi gözünde büyüterek abartır da abartır (mübalağa). En önemlisi, öyle bir nesne gelir ki her şeyi tekrar tekrar hatırlatır özneye (telmih). Zamanı geçmiş, kenarda köşede kalmış, yazıp yazıp taslaklara kaydettiğin, kafanda kurup kurup söylemediğin cümleler gibi... Ne fayda? "Şimdi sırası değil"di, şimdi hiç değil. Özne biliyor ya hem, kimse bilmese de olur. (Taslaklarımda gönderilmeyi bekleyenler varmış. Beklesinler. "Şimdi sırası değil".)

Öznenin gerçekliğinden bile emin olmamak lazım bu devirde. Sözde özneyimdir belki. Neden olmasın?


                                      "...Sözcükler ne ki duygular yanında?.."

13 Haziran 2012 Çarşamba

"Buddy"lik ciddi bir müessesedir.

Tam gün ve tarih bilmiyorum ilk defa. Saçma sapan, her türlü ayrıntıyı hatırlayan beynim tamamen silmiş o tarihi. Hoş, istesem uğraşıp bulurum ama gerek yok. Bu, böyle güzel bence çünkü. Biraz muammalarla, belirsizliklerle...

Birinci sınıf, bir ÇADE dersi. Hatta bahar döneminin ilk ÇADE dersi. Talimat geliyor. "Herkes kendine bir 'eş (buddy)' bulsun." İlk dönemden birbiriyle çokça aşina olanlar hemen eşleşiveriyorlar tabi. Ben ortada. Sonra herkes eşleşiyor. Bir bakıyorum, biri daha ortada aynı benim gibi. Kaderdaş bir nevi. "E, hadi biz de senle 'buddy' olalım madem." diyor.

Arka planda o ana kadar aslında hiç tanımadığımız ama sonraki yıllarda her geçen gün hayran kalacağımız hocamız mükemmel telaffuzu ve pürüzsüz sesiyle anlatıyor hâlâ: "Şimdi eşleştiğiniz kişiler, lisans hayatınız boyunca, hatta mümkünse sonrasında da 'buddy'niz olacak. Aynı aktivilerde yer alacaksınız. Birbirinizden haberdar olacaksınız. Gün gelecek aynı işi, aynı kabini paylaşacaksınız, birbirinizden sorumlu da olacaksınız. Dolayısıyla ona güvenmeniz lazım. Haydi bir güven testi yapalım."

"Saçma." diye düşünüyorum içimden. "Sırf eşleşecek kimse kalmadı diye buddy olduğum birinden neden sorumlu olmalıyım ki? Tamam, tanıyorum az biraz kendisini. Ama yeterli midir bu tanışma dört seneyi buddy olarak geçirmek için?"

Güven testi açıklanıyor. Ve kabus! Hani şu gözlerinizi kapayıp kendinizi arkanızdaki kişinin kollarına bıraktığınız meşhur olay... Ben ki onlarca yıllık ablamın her türlü yalvar yakarına rağmen bırakamamışım kendimi onun kollarına sırf bir muziplik yapacak diye. Güven problemiyse güven problemi, evet. Nasıl yaparım bunca kişinin gözü önünde? Ya tutamazsa? Ya ben yapamazsam? Sorular... Sorular...

O an geliyor ve ben bırakıyorum kendimi "buddy"min kollarına. O da bırakıyor kendini bana sonrasında ve biz o an "tescilli buddy" oluveriyoruz. "Nasıl oldu, nasıl yaptım, sen nasıl yaptın?" gibi sorularla paylaştığımız ilk şey sevinçle karışık hayretimiz oluyor. Yaptık, oldu!

Sonrası hatırlamadığım birçok belirsiz mevzu. Tam olarak ne zaman, hangi ara, hangi olay vesilesiyle bu kadar yakınlaşarak gerçek anlamda bir "buddy" olduk inanın ben de bilmiyorum. Bugün bunu da konuştuk. Ne mutlu ki, o da bilmiyor. :D

Bildiğim tek şey var: Ben çoğunlukla onda kendimi görüyorum. O üzülürse ben de üzülüyorum. (Ama bazen pimpiriklikleriyle beni ve fotokopici amcaları çıldırtmıyor da değil hani. :D ) İlk karşılaştığımızdaki hayalimizi de gerçekleştirdik hem. İki senedir kendisiyle çokça "kabin buddy"si de olduk. O zamanlar aklımızın ucunda bile yokken hem de... Şimdi de birçok hayal var gerçekleşmesi beklenen. Kısmet diyoruz onlara da. Belli mi olur? :)

Son sene, son dönem, son bir ay falan derken son sınavı ve okulda geçirilen son günü de geride bıraktık bugün. Duygusallıkla eşzamanlı olarak gerçekçilik diz boyu. "Kurtulduk, oh!" vs. "E, ama şimdi ne yapacağız?", "Saçma sapan şeylerle uğraşmayacağız artık." vs. "Çünkü uğraşacak saçma sapan bir şeyimizin olmaması ihtimali de var.", "Yaaa, görüşeceğiz tabi!" vs. "Tabi, tabi. Kim bilir herkes nerelerde olacak da?..." ve en önemlisi "Öğrencilik bitti şükür, kısıtlayan bir şey kalmadı" vs. "İş hayatı başlayabilecek mi acaba? Sonsuz tatile çıkmış olma ihtimalimiz de var." 

İmza: Mezun olmanın sadece bir adım uzağında bulunan, endişeleri tavan yaptığından mütevellit duygusala bağlayan bir "öğrenci"

15 Nisan 2012 Pazar

Tarihi tekerrür ettirsek de mi saklasak?

Epeydir uğramadığımı fark ettim. Uğradım, gidiyorum. Yaşıyorum her şeyin biteceğini bile bile.