30 Ocak 2012 Pazartesi

Umudum yarınlarda (!), tatildeyim!

"Beklenen" tatil geldi! Şu an Tatilistan'dan yazıyorum. Müthiş bir yer burası! Ders yok, sınav yok, koşuşturma yok, gece geç yatıp sabah geç kalkmak serbest, aklına estiğinde istediğin yere gidebiliyorsun, yeni tarifler deneyebiliyorsun istediğin an, planlar-programlar bir süreliğine rafta falan...

Plan-program yok dedim de tatilde bile plan yapan insandım ben bir zamanlar. "Şu gün şuraya gidelim.", "Ay şunu da yapmak lazım aslında.", "Ooo şuraya gitmeyeni de dövüyorlarmış." tarzında uzuuuun bir listem olurdu her tatilde. Akıllandım ama. Hiç plan yapmadım bu defa. Yaptığım planlar hep bozulmaya mahkumdu çünkü. Bir şeylerin beni götürdüğü yere doğru gidiyorum artık. Biliyorum ki bir şeyi ne kadar çok istersen/istersem, o şeyden o kadar çok -ve kat kat daha fazla acı çekerek- vazgeçmek zorunda kalırsın/kalırım. O kadar bekliyormuşum ki bu tatili zaten, o kadar yorulmuşum ki, kendi kendime yürümeye mecalim kalmamış meğer. Bir de baktım ki rüzgârı almışım arkama, O nereye götürürse oraya gidiyorum. Kadercilikse kadercilik... İnsan elinde olmayan nedenlerden dolayı tepiyorsa bazı fırsatları, zorlanması, mücadele etmesi, kendisini parçalaması hiçbir şey ifade etmiyorsa bazı durumlarda, kendisini yiyip bitirmesinin de pek bir anlamı kalmıyor zaten.

Belirsizliğin iyi olduğu yegâne anlardan biri bir şeylerin seni götürdüğü duruma göre şekil verebilmektir akıp giden hayatına. Bazı şeylerin bilinmemesi iyidir. Bilinmesinler ki -en azından bir süre- şekillenebilsinler yer-zaman-durum ayrılmaz üçlüsüne göre. 

Belirsizliğin, muammaların en dayanılmaz olduğu vakitler ise "bekleyen" olduğumuz vakitlerdir. İster somut, isterse soyut olsun bu bekleyiş. Hayatımız boyunca bir şeylerden beklentilerimiz olmuştur her daim, beklentilerin olmadığı bir an yoktur. Zaman durur, vakit geçmez. Dakikalar saat, saatler gün, günler ay, aylar yıl olur, ömürden ömür götürür beklerken.

İşte bundan dolayı şöyle diyor Lâ Edri:
"Ben diyorum ki: Vuslatı beklerim, Yâr, Gaffâr
Âşk diyor ki: El-intizâr eşeddü min-en-nâr *"
İmza: Uyuduğu nadir vakitlerin hemen hepsinde rüya görmesinden ötürü çıkan iki uçuğunun geçmesini "bekleyen" kişilik



* El-intizâr eşeddü min-en-nâr ( الانتظار أشد من  النار ): "Beklemek, ateşten daha şiddetlidir."

16 Ocak 2012 Pazartesi

Sensemek vs. Bensemek

"Sensemek: ben'in sen'i özlemesi, canının çekmesi." imiş Metis'in Olmayan Kelimeler adlı 2012 Ajandası'na göre. Kullana kullana dilimize yerleştirelim bari dediğim o kadar güzel kelimeler var ki ajandada... Henüz 'olmayan kelimeler' statüsünde olan bu kelimelerden sadece birkaçını paylaşmak istedim şimdi ve burada.

Açılış kelimemiz malumunuz üzere: Sensemek
"Görmeyelden yüzünü ben ki nigârım, sensedim...
Âh u zâr ile geçer bu rûzgârım, sensedim... (Hümami, 15. yy)"
Almanca hocamızın kelimeleri zıt anlamlılarıyla birlikte ezberleyelim felsefesinden çok etkilendiğimden (Hoş, o kadar çok etkilenmiş olsam 4 yılda birkaç yüz kelime öğrenirdim en azından ya, neyse!) olsa gerek, bensemek de benim uydurmam olsun bari dedim. Malum çevirmenlerin kanında biraz da 'uydurman'lık vardır. 'Sensemek'ten esinlenerek 'bensemek'in tanımını şu şekilde yapabiliriz o halde:

Bensemek: sen'in ben'i özlemesi, canının çekmesi.

Bir diğer kelimemiz ise sevmeyemek: "Sevmeyemek hiç sevmemekten farklı olarak bir zamanlar sevmiş olduğun kişiden sevgini geri çekmek, sevmeyi sürdürememek. Nefret, öfke vb. duygular barındırmaksızın, sevginin sakince azalarak sönmesi durumunda kullanılır." imiş. Bunun bir de kardeşi varmış mesela: "Eğer geri çekilen sevgi aşk da içermişse aşkmayamak denir." Ex'im falan filan özentiliği yerine gayet kullanılabilir duruyor esasen. Ex'im neyse artık?! Tıp dilinde 'öldü' anlamında kullanılıyormuş, 'Hasta ex oldu.' gibisinden. Tıp dilini günlük dile aktararak 'O benim için ex oldu (öldü), artık kalbimde yeri yok.' demeye çalışıyorsa eğer arkadaşlar, aynı hassasiyeti onlarca harf içeren tek kelimelik Latince hastalık isimlerini günlük dilde kullanma -en azından söyleme- konusunda da bekliyoruz kendilerinden. Yapabilen varsa beri gelsin bu arada da ders alalım. Malum biz 'duyduğuLatincehastalıkisimlerinibileaynentekraredemeyenler'deniz. Her neyse, konumuza dönelim.

"Rusçada bir zamanlar sevilen ama artık sevilmeyen biri için duyulan hisse razbliuto denirmiş; Yunancadan türetilmiş anagapesis de aynı anlama geliyor."

Aşk'ın farklı hallerine yönelik de bir sürü kelime varmış mesela. "Aşk deyip geçmeyelim. Hindu diyalektlerinden Boro farkı koymuş: onsay seviyormuş gibi yapmak, ongubsy kalpten sevmek, onsia son defa sevmek. Yunancadan türetilen anaxiphillia yanlış insana âşık olmak demekmiş; belki ladesaşk'ı, anlaşamayacağını bile bile birine âşık olmayı, ve reddineaşk'ı, seni sevmediğini bildiğin kişiye âşık olmayı zikrederek ayrıntılandırabiliriz bunu."

Son olarak da gizlenti kelimesine bakalım. "Gizlenti hafızanın kuytularına gizlenmiş olan ve alınan bir koku, tat ya da duyulan bir ezgi sayesinde saklandığı yerden çıkan -ama çoğu zaman ne olduğu tam tespit edilemeyen- muğlak his-anı."

Şu halde son söz: Eğer reddineaşkın gizemli dünyasına dalmak istemiyorsan, yanında olduğunda bile sensemeli ve bensendiğinden emin olmalısın. Ve unutma ki ladesaşklar hüsranla bitmeye mahkumdur, sana yaramaz yani. Biten bittiğiyle kalır, sen de aşkmayamadığınla... Nihayetinde milyonlarca gizlenti de yanına kâr kalır.


P.S: "Tırnak içinde" yazılanların tümü olduğu gibi ajandadan alıntıdır. Herkesin bir tane edinmesi "huzur ve barışla" tavsiye edilir. Ayrıntılı bilgi için: http://www.metiskitap.com/Metis/Catalog/Book/5334

Kaynak: Metis Ajanda 2012: Olmayan Kelimeler, Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen, İstanbul, Metis Yayınları, 2011.

31 Aralık 2011 Cumartesi

2 sıfır 1 iki

Geçenlerde yine eski defterlerimi karıştırıyorum. Arada sırada yaparım bu defter karıştırma işini, geçmişe mazi demeyi öğretiyor, öğretirken de düşündürüyor bir nevi. Tarihler, olaylar, olayların geçtiği yer-zaman ilişkisi, o esnada arka planda çalan (çalmasa bile insan zihninin oynadığı oyunla ana eşlik eden) müzik, geçilen yollar, kaldırımlar, konuşulan konular (çok alakasız şeyler bile olsa) önemlidir benim için. Herhangi bir yerde konuşulan herhangi bir olay konuşulduğu yerle birlikte hatırlanır her daim. Bir süre sonra o herhangi bir yer artık sadece o herhangi bir olaydan ibaret olmaya başlar. Dilcilerin azımsanamayacak bir çoğunluğunun bu tip acayip şeylerden muzdarip olduğu tecrübeyle sabittir. Şöyle ki, hatırlanması gereken hayati öneme sahip şeyler aklından tamamen uçup gider, kendi hazırladığın terimleri kabinde kullanamazsın, kabinde biri adını sorsa öylece kalırsın, her gün kullandığın bir kelimenin İngilizcesini biri pat diye sorsa asla hatırlayamazsın vs vs. Ama konu böyle incik cincik ayrıntı olduğunda da hatırlama konusunda senin beyninin üstüne yoktur!

Eski defterler diyordum. Fark ettim ki bundan yaklaşık 4-5 ay öncesine kadar tarihleri hep 2010 olarak atıyormuşum. Yani ben 2011'e 5 ay önce falan tam manasıyla girebilmişim. Yeniliklere pek açık değilim diyordum ama bu kadarına ben bile şaşırdım. Telaşa lüzum yok. Son bir aydır kendi kendime alıştırma yapıyorum. Tarihleri 2012 olarak atıyorum falan. Maksat yeni yıla hazırlık olsun.

Bunu böyle bir günde buraya yazmamın sebebini bilmiyorum desem yalan olur. Tamamen bir öğrenci kaçış psikolojisi ürünü bu yazı. Beni bekleyen bir bitirme projem, final ödevlerim ve yeni yılın ilk iki haftasının müthiş armağanı olan tam 7 tane final sınavım varken (çok şükür iki tanesini hali hazırda final haftası öncesinde olduk, diğer  ikisini de ödev olarak teslim ediyoruz-ne mutlu!-) burada olmama öğrenciliğin çetrefilli yollarından geçmiş olanlar veya şu an sınavlara çalışanlar (en azından çalışmaya çalışanlar) şaşırmaz herhalde?

Neyse ki yeni yıla dün girdik biz. İki sıfır ve bir ikiden selamlar...

1 Aralık 2011 Perşembe

Şem ile Pervane



….. O sırada rahlesinin üstündeki mumun çevresinde dönen bir pervane dikkatini çekti. Alevin çevresinde halkalar çizerek dönüyor, her defasında çemberin yarıçapını daraltırcasına aleve biraz daha yaklaşıyordu. “Galiba benim bu pervaneden farkım yok!” diye geçirdi içinden, “O da, ben de bir ateşin çevresinde dönüp duruyoruz. Üstelik ikimiz de gitgide ateşe daha çok yaklaşıyoruz.”


Aşkın bir bakış, belki kısacık bir göz kayması olduğunu düşündüğü ilk gündü o. Sonra geliştirdi düşüncesini: Göz kalbe iletiyordu güzelliği ve kalpte bir kıvılcım tutuşuyordu. Bu kıvılcım hem ışık, hem ateş olma potansiyeline sahipti. Işık olmanın yolu ateş olmaktan geçiyordu. Önce yanmak ve alevin ışığını süzerek nura döndürmek gerekiyordu. Gönülde tutuşan ateşi söndürmek için göz damla damla su akıtıyor ancak gözyaşı ateşi söndürmekten ziyade onun hararetini arttırıyordu. Nitekim kendisi de ağladıkça içinde O’nun aşkı artıyor, aşkı arttıkça gözünden akan yaşlar çoğalıyordu. Yanmak bakımından şu mum kendisine ne kadar da benziyordu. Onun da bağrında yanan bir can ipi, başında da alevler ve dumanlar vardı. Üstelik o yangından dolayı durmadan ağlıyor, gözyaşları bedeninden damla damla süzülürken bedenini eritiyor, tüketiyor, yok ediyordu. “Şu mum mu bana benziyor; ben mi muma dönmüşüm?!..” diye mırıldandı bir an ve devam etti bağrına birkaç yumruk vurarak; “Galiba mumlar gibi kendi gözyaşlarımın denizinde boğulana kadar sürecek bu yangın!”


Bütün bunlara ilişkin beyitler yazmaya devam etti uzunca bir süre. Sonra pervanenin ritmik dönüşlerine takıldı gözleri yeniden. Her dönüşte biraz daha daralan çember neredeyse mum alevinin üzerinde dönmeye başlamıştı. Pervane ışığına öyle kararlılıkla koşuyor, onu çepeçevre öyle kuşatıyordu ki!.. Bir an onu bir âşık olarak düşündü ve bu pervaneye nazaran kendisinin aşk iddiasında bulunmasının ne kadar da cılız kalıverdiğini gördü. “Evet! Bu pervane bana benzemiyor ve ben bu pervaneye benzeyemiyorum!” Sonra kendisinin de kaç günlerdir O’nun yolunu gözlemekten dolayı avare olduğunu, tıpkı şu pervane gibi O’nun çevresinden uzaklaşamadığını, hatta sevgi çemberini daha da daraltmak ve ona daha fazla yaklaşmak için her defasında daha cesur ve atak davranmaya başladığını falan düşündü. “Aşk” sözcüğünün “sarmaşık” demek olduğunu aklına getirdi bir an ve o sarmaşığın nice çınarlar gibi, selviler gibi kendisini de sardığını, buruk bir lezzet alarak hissetti. “Dıştan güzel görünen ama içten bünyeyi kurutan, hırpalayan bir sarmaşık” diye mırıldandığı sırada pervanenin, kanadını muma değdirdiğini ve o ilk yanış ile birlikte biraz gerilediğini gördü. Işığa vurgun pervanenin aşk azabını ilk tadışıydı bu. Kendisi bu azabı O’nu gördüğü gün tatmıştı. Ne kadar garipti, şu “azap” kelimesi “acı, elem, keder” demekti ama aynı zamanda “lezzet” de demekti.

Pervanenin bu yanıştan, kanadındaki bu küçük siyahlıktan birkaç dakika sonra, sanki o alevin lezzetini almış gibi geri döndüğünü, geniş açılı dönüşlerini daraltarak mumun çevresinde aşkın dar alanına girmeye başladığını görünce yine kendisiyle kıyasladı; “Onun aşkıyla ağlayışım, ayrılığının acısında bulduğum lezzettendir. Eğer bu ağlayış bana lezzet vermeseydi onu her defasında daha çok özlemezdim. Eğer sevgilinin ayrılığını çekmekte gizli bir haz olmasaydı, nasıl olurdu da onu hatrımdan silip atmaya çalışmazdım! Hasret denilen şey, acıdaki lezzetin ta kendisi olsa gerek; yoksa ayrılık neden aşkı çoğaltsındı ki!.. Bir de O’nu ilk gördüğümde kanadımı böyle yakmıştım; şimdiki hasretim de, lezzetim de işte o yanışın eseri değil miydi ya!..” O bunları düşünürken pervanenin dönüşlerini hızlandırıp sonunda kendini aleve attığını, bundan sakınmadığını gördü. Aşkın azabı yaptırmıştı ona bunu ve sevgilisinin varlığında kendi varlığını yok etmiş, belki onun ışığını kucaklarken kendini de ona feda edivermişti…

                                                                                     (İskender Pala- Aşkname (syf 63-65)

17 Kasım 2011 Perşembe

Sen, Ben, O!..







Sen, Ben, O!..

Her ben, dolaylı bir şekilde bir seni anlatış, bir senden yakınıştır.
Çünkü benim yerim seninle onun arasındadır.
Ve o değildir bana yakın olan, sensin.
Ben ben olsam dilbilgisi kitaplarındaki tekil şahıs zamirlerini şu
sıraya göre düzenlerdim.
Sen, ben, o!
Başta sen gelir, çünkü ben diye bir şey yok sen olmadıkça.
Her ben, ben'liğini sen'le anlar

                                                                                      Behçet Necatigil

P.S: Seven ile sevilenin bir olduğunun somut ifadesi. Senlik-benlik kalkar ortadan. Tek bir "ben" kalır geriye. Seven de sevilen de "ben"de gizlidir. Ona baktığında kendisini, kendine baktığında onu görür. Öyle ki kendi içinde bulur sevdiğini, sonra Mecnun olur, tanımaz karşısında duran Leyla'sını. O hiçbir zaman ayrı düşmemiştir ki sevdiğinden, kavuşmak da neyin nesidir? Zaten nereye giderse götürmüştür sevdiğini, kendini. Bu yüzden Pazartesilerimi anlamlı kılan, güldüren, ağlatan, yeri geldiğinde sinir bozan bu dizinin esasen tek cümlelik özeti şudur: "Kavuşursan meşk olur, kavuşamazsan aşk olur."



8 Kasım 2011 Salı

Küçük Prens=The Little Prince=Le Petit Prince=Der Kleine Prinz=El Principito=الأمير الصغير

21. Bölüm


İşte tam o sırada tilki çıkıverdi ortaya.

"Merhaba," dedi.
"Merhaba," dedi usulca Küçük Prens. Ardına dönmüş, ama hiçbir şey görememişti.
"Buradayım!" dedi ses. "Elma ağacının altında…"
"Sen de kimsin?" dedi Küçük Prens. "Ne kadar güzelsin…"
"Ben bir tilkiyim," dedi tilki.
"Hadi gel de oyna benimle," dedi Küçük Prens. "Hiç keyfim yok…"
"Seninle oynayamam ki," dedi tilki. "Evcilleştirilmedim ben."
"Öyle mi? Affedersin," dedi Küçük Prens.

Ama bir süre düşündükten sonra da, "Evcilleştirmek ne demek?" diye sordu.

"Anlaşılan buralı değilsin sen," dedi tilki. "Ne arıyorsun buralarda?"
"İnsanları arıyorum," dedi Küçük Prens. "Evcilleştirmek ne demek?"
"İnsanlar ha…" dedi tilki. "İnsanların tüfekleri olur ve ava çıkarlarr. Çok tedirgin edici bir şey bu! Bir de tavuk yetiştirirler. Tek ilgi duydukları şey budur. Sen tavuk peşinde misin yoksa?"
"Hayır," dedi Küçük Prens. "Ben kendime dost arıyorum. Evcilleştirmek ne demek?"
"Çoktan unutulmuş bir şey," dedi tilki. "Bir anlamda, ‘bağ oluşturmak’ diyebiliriz buna…"
"Bağ oluşturmak mı?"
"Kesinlikle," dedi tilki. "Sen, benim için, diğer yüz bin küçük oğlan çocuğuna benzeyen bir oğlan çocuğundan başka bir şey değilsin şimdilik. Sana ihtiyacım yok. Senin de bana ihtiyacın yok. Ben de senin için, diğer yüz bin tilki gibi bir tilkiyim yalnızca. Ama, beni evcilleştirirsen, birbirimize ihtiyaç duyarız. Sen benim için dünyada bir tanecik olursun. Ben de senin için dünyada bir tanecik olurum…"
"Anlamaya başlıyorum," dedi Küçük Prens. "Bir çiçek var… Galiba o çiçek beni evcilleştirdi…"
"Olabilir," dedi tilki. "Dünya üzerinde neler görüyoruz, bilsen…"
"Ama, bu Dünya’da geçen bir olay değil!" dedi Küçük Prens.

Tilki adamakıllı şaşırmış görünüyordu.

"Yoksa, başka bir gezegende mi?"
"Evet."
"O gezegende avcılar var mı peki?"
"Yok."
"Bak, bu çok ilginç işte! Peki, ya tavuklar?"
"Yok."
"Hiçbir şey mükemmel olamıyor," diye iç çekti tilki. Sonra, hemen bıraktığı yerden devam etti.
"Yaşamım çok tekdüze. Ben tavuk avlamaya çıkarım, insanlar da beni avlamaya çıkarlar. Bütün tavuklar birbirine benzer, bütün insanlar da birbirine benzer. Bu yüzden biraz canım sıkılıyor doğrusu. Ama, eğer sen beni evcilleştirirsen, yaşamıma güneş doğmuş gibi olur. Diğerlerini hepsinden farklı bir ayak sesini tanıyor olurum o zaman. Başka bir ayak sesi duydum mu, yerin altına kaçmam gerekir. Ama seninki, tıpkı bir müzik sesi gibi, beni inimden dışarı çağırır. Şuraya bak!Şu buğday tarlasını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğdayın bana yararı yoktur çünkü. Buğday tarlaları bana hiçbir şey hatırlatmaz. Ne yazık, değil mi? Ama, senin saçların altın rengi. Yani, beni evcilleştirirsen, müthiş olacak! Altın rengi buğdaylar, bana seni hatırlatacak. Ben de başaklardaki rüzgâr sesini seveceğim…"

Tilki susup uzun uzun Küçük Prens’i süzdü.

"N’olur… Evcilleştir beni!" dedi sonra.
"Çok isterim," dedi Küçük Prens. "Ama fazla vaktim yok. Dostlar bulmam, bir sürü şey öğrenmem lazım daha."
"Ancak evcilleştirince öğrenirsin," dedi tilki. "İnsanların hiçbir şey öğrenecek vakitleri yok artık.  Her şeyi satıcılardan hazır alıyorlar. Ama dost satan bir satıcı olmadığından, insanların dostları da yok artık. Bir dost istiyorsan, evcilleştir beni!"
"Ne yapmak lazım?" diye sordu Küçük Prens.
"Çok sabırlı olmak lazım," dedi tilki. "Önce, az ötemde oturacaksın, şöyle, otların üzerine… Ben sana göz ucuyla bakacağım; ama sen hiçbir şey demeyeceksin. Dil bütün yanlış anlaşılmaların kaynağıdır. Ama her gün, birazcık daha yakınıma oturmalısın…"

Ertesi gün Küçük Prens yine geldi.

"Aynı saatte gelmen daha iyi olurdu," dedi tilki. "Diyelim, öğleden sonra dörtte geliyorsun, saat üçten itibaren içim mutluluktan kıpır kıpır olmaya başlar. Vakit yaklaştıkça, kendimi giderek daha mutlu hissederim. Saat dört olur olmaz da, bir telaş kaplar içimi: Mutluluğun bedelini anlamaya başlarım! Ama sen herhangi bir saatte gelirsen, yüreğimi ne zaman buna hazırlayacağımı bilemem. Âdet denen şey iyi bir şey…"
"Âdet nedir?" diye sordu Küçük Prens.
"Bu da çoktan unutulmuş şeylerden biri," dedi tilki. "Bu, belli bir günü ya da bir saati diğerlerinden farklı kılan şeydir. Örneğin; benim avcıların yaşadığı yerde bir âdet vardır. Perşembeleri köyün kızlarıyla dans edilir. Dolayısıyla, Perşembe harika bir gündür! Ben de üzüm bağlarına uzanırım o zaman. Avcılar, her gün dans edebilselerdi, günlerin birbirinden hiç farkı olmazdı, ben de rahat yüzü göremezdim."
Bunun üzerine, “Küçük Prens tilkiyi evcilleştirdi. Sonunda, gitme vakti yaklaştığında, "Al işte!" dedi tilki. "Ağlayacağım galiba."
"Bu senin kabahatin," dedi Küçük Prens. "Senin kötülüğünü ister miyim hiç? Ama evcilleştirilmeyi kendin istedin…"
"Tabii," dedi tilki.
"Ama ağlayacaksın!" dedi Küçük Prens.
"Tabii," dedi tilki.
"O halde, bundan hiçbir kazancın olmadı!"
"Olmaz mı hiç?" diye itiraz etti tilki. "Başakların rengini hatırlasana."
Sonra da, "Git de güllere tekrar bak," dedi. "Seninkinin dünyada tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmeye geldiğinde, sana bir sır hediye edeceğim."

Küçük Prens gülleri bir kez daha görmeye gitti.

"Benim gülüme hiç benzemiyorsunuz. Gözümde hiçbir kıymetiniz yok," dedi onlara. "Kimse sizi evcilleştirmemiş, siz de kimseyi evcilleştirmemişsiniz. Tilkimin bir zamanlarki haline benziyor haliniz. Yüz bin tilki içinde teki bile benim tilkime benzemez. O dostum oldu benim, şimdi dünyada eşi benzeri yok."

Güller çok bozuldu bu sözlere.

"Güzelsiniz ama boşsunuz," diye devam etti Küçük Prens. "Uğrunuza kimse can vermek istemez. Elbette, yoldan geçen sıradan biri gülümü gördüğünde, size benzediğini sanacaktır. Ama o tek başına hepinizden daha önemli çünkü benim suladığım gül o. Çünkü üzerini cam fanusla örttüğüm o. Çünkü esen yelden siperlikle koruduğum o. Çünkü kelebek olması için bıraktığım bir ikisi dışında, üzerindeki tırtılları ayıkladığım o. Çünkü sızlanmalarına, böbürlenmelerine, hatta suskunluklarına kulak kesildiğim de o. Çünkü o benim gülüm."

Sonra tilkinin yanına döndü.

"Elveda," dedi.
"Elveda," dedi tilki de. "İşte sırrım, çok basit: En iyi, yüreğiyle görebilir insan. Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez."
"Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez," diye yineledi Küçük Prens unutmamak için.
"Gülünü senin için bu kadar önemli kılan, ona harcadığın zamandır."
"Gülümü benim için bu kadar önemli kılan, ona harcadığım zaman…" dedi Küçük Prens unutmamak için.
"İnsanlar bu hakikati unuttular," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Bir şeyi evcilleştirdin mi, sorumluluğu sana ait olur. Gülünden sorumlusun yani…"

"Gülümden sorumluyum…" diye yineledi Küçük Prens unutmamak için.
_____________________________________________________________




Sumru Ağıryürüyen çevirisiyle Küçük Prens. Bugün ben konuşmadım, Küçük Prens konuştu. Dilerim hep o konuşsun.

23 Ekim 2011 Pazar

Sergi Ziyafeti

Yaklaşık bir buçuk saatlik ders arasında arkadaşlarla -esasen ders için biraz oflaya puflaya- gittiğimiz ama tesadüf eseri iki farklı sergiyle daha karşılaşarak mutlu mesut fotoğraf çektiğimiz ve derse geç kalmamıza sebep olan sergilerin albümüyle geldim bu sefer.

O büyük, ihtişamlı, heybetli, ulu, âli vs. vs. kapıdan “Bir zamanlar (geçtiğimiz üç sene) bu kampüse almadığınız fakir ama gururlu Edebiyat Fakülteliler vardı!” diyerek ama yine de x-ray cihazlarının radyasyonuna maruz kalmaktan kaçamayarak içeri giriyoruz. Önce vaktiyle Çeviribilim bölümü olarak “Uluslararası Çeviri Kolokyumu”na ev sahipliği yaptığımız en üst katta bulunan “Geçmişte çeviri ve çevirmenlik” sergisini geziyoruz. Bir nevi biz de geçmişi, yani iki yıl önceyi yâd ediyoruz aslında. Oldukça yoğun içerikli, güzel fotoğraflarla süslenmiş sergiden çıktıktan sonra aynı katta bulunan kamera ve fotoğraf makinelerinin sergilendiği bölümü fark ediyoruz ve hemen gezmeye başlıyoruz tabi hayranlıkla. Biz 1950’lerde, 60’larda, 70’lerde kullanılan kameralar ve fotoğraf makineleri üzerine yorumlar yaparak kendimizi kaybetmişken güvenlik görevlisinin sergiyi gezmeye izniniz yok uyarısıyla şok oluyoruz ama çaktırmıyoruz tabi. Meğer sergiyi gezmek için hocadan (?) izin alınması gerekiyormuş aslında? Ama güvenlik görevlisinin lütfuyla ve nezaretinde tamamlayabiliyoruz gezimizi bir sorun çıkmadan.

Alt kata indiğimizde seramiklerin büyülü dünyasına adım atıyoruz bir nevi. Seramikten yapılma kuşlar ve kuş evleri –ev değil onlar, saray!- karşılıyor bizi. Camilerde pek çok örneğini gördüğümüz, dünyada bizden başka canlıların yaşadığının bilincinde olunduğunu gösteren kuş saraylarının detaylı, seramik örnekleriyle karşılaşıyoruz. Meğer yeri geldiğinde Kız Kulesi de ev olurmuş kuşlara, laleler de, İstanbul Üniversitesi de… :)
 
Fethipaşa’daki kuş saraylarını da ekleme ihtiyacı hissettim albüme naçizane. Paçalı, Benekli, Çiko, Dilâra… E malum, Dilâra’yı evinde yakalayabilmek de her zaman mümkün olmuyor tabi. :)






Veee anlam ve öneme uygun şarkı da Feridun Düzağaç'tan geliyor. Düşler Sokağı... "Ben kuşlardan da küçüktüm bir gece vaktiydi....."